Kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Aralık 24, 2008

İnsanlık nereye koşuyor?

Vapurla, otobüsle, minibüsle falan bir yerlere giderken yaptığım kısacık yolculuklarda zaman zaman öyle diyaloglara denk geliyorum ki gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum doğrusu. Bazen diyorum ki insanlık ölmüş, bazen çok eğleniyorum, bazen de iki arada bir derede kalıyorum.

İşte bu da öyle bir iki arada bir derede kalma hikâyesi...

Sene 2006, aylardan Temmuz. İşten çıkmış Beşiktaş'taki Kadıköy iskelesine koşarak inmiş ve son anda kendimi vapura atmışım. Nefesimi düzene sokup normale dönmeye çalışırken dedim ki hadi oturmadan bir de çay alayım. Büfeye yöneldim. Önümde 25-30 yaşlarında kokoş iki hatun var. Onlar da çay almışlar, tost bekliyorlar. Bir yandan da şöyle bir muhabbet geçiyor:

Kadın 1 - Ee napıyo senin büyükbaş hayvan?
Kadın 2 - Ay naapsın işte işe gidiyo geliyo, surat öküz gibi falan.
Kadın 1 - Ahahahahahahahahahaha
Kadın 2 - Ahahahahahahahahahaha

"Büyükbaş hayvan" şeklindeki son derece kaba bir tabirle kulakları çınlatılan kişinin 2. hatunun eşi ya da sevgilisi olduğunu tahmin etmek zor değil. Adamcağız halka açık ortamlarda kendisinden bu şekilde bahsedildiğini bilse, acaba tepmez miydi o hatunu? Bunu düşündüm uzun uzun, yuh dedim.

Fon müziği: Eagle Eye Cherry - Permanent Tears

Salı, Aralık 23, 2008

Bir toplu taşıma faktörü olarak insanın fiziksel genişliği

Toplu taşıma araçlarını sevmemin en büyük nedenlerinden biri, eğer çalıştığınız yere giderken her sabah ve her akşam aynı güzergâhı, aynı araçları kullanıyorsanız ve insan - durum gözlemi yapmaktan hoşlanıyorsanız, size pek çok veri sağlıyor olmasıdır. Bu sayede gün geçtikçe birlikte yolculuk yaptığınız insanları da daha iyi tanıyor, hatta neyi sevip neyi sevmediklerinden tutun da nasıl beslendiklerine, hangi renkten hoşlandıklarına kadar pek çok konuda fikir yürütme, tahminde bulunma keyfi yaşayabiliyorsunuz.

Ben genellikle spesifik özellikleri olan insanları ve onları davranışlarını gözlemlemeyi seviyorum. Bu insanlara "vapurdaşlar", "otobüsdaşlar" gibi isimler takıyorum. Bu vapurdaşlara örnek olarak sırf fiziksel görünüşü ve yüzü benzediği için Gülse Birsel ile özdeşleştirdiğim bir ablayı verebilirim. Kendisi ile (o farkında değildi ama olsundu) tam 2,5 yıl aynı vapurda gidip geldik. Sarışın ve kısa saçlı idi, sonradan kızıla boyattı saçlarını. Pek yakışmadı ama neyse. yine bu vapurdaşlardan, muhtemelen üst düzey yöneticilik yaptığını tahmin ettiğim bir başkası, sabahları hep asık suratlı ve nalet oluşuyla aklımda yer etmiştir. Kendisi kıvırcık koyu renk saçlı ve elinde sürekli içi tıkabasa dolu bir laptop çantası ile yolculuğa katılır, her sabah vapur büfesinden aldığı 2 poğaça ile kahvaltı yapar idi.

Her neyse, işte yine bir sabah işe yetişme telaşı ile kendimi Kadıköy'den Beşiktaş vapuruna attığımda bu vapurdaşlardan birine denk geldim. Aykut Barka adlı vapur üç katlı, aylardan da Eylül, yazın son demleri yani. Havada İstanbul sabahlarına yakışır bir parlaklık ve berraklık var. İnsanın içine neşe doluyor. Ben de vapurun en üst katına çıkmış, o kalabalık arasında kendime bir yer bulup oturmuşum. Elimde de gelirken aldığım bir dergi var, canım pek okumak istemese de öylesine karıştırıyorum sayfalarını. Daha çok ilginç birşeyler olsun da sabahım şenlensin diye bekliyorum sanki.

Derken vapur epeyce doldu, insanların bazıları ayakta kaldı. Ama hava güzel ya pek umrunda değil kimsenin, ılık bir rüzgâr esiyor. Tam arkamda sırtı bana dönük olarak oturan gençten zayıf bir çocuk var, vapurdaşlardan biri ve muhtemelen Mimar Sinan öğrencisi. Yanında da arada sırada kendisiyle birlikte gördüğüm bir başka arkadaşı var. Bu pek fazla görmediğim arkadaş, henüz vapur hareket etmeden bir ara kalkıp büfeye çay almaya indi. Yerine de sırt çantasını bıraktı.

Dedim ya vapur kalabalık, insanların bir kısmı ayakta. Yaşının 35-40 civarında olduğunu tahmin ettiğim irice bir teyze de uzaktan çocuğun yerine göz koymuş olacak ki, çocuk merdivenlerde kaybolur kaybolmaz hemen geldi bizim vapurdaşın yanına. Neden bilmem arkama dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Teyzenin iriliğini de ordan biliyorum.

Kalkıp giden çocuğun çantasını bıraktığı yer de anca çanta genişliğinde zaten. Teyzenin üçte biri zor sığar o boşluğa. Şöyle bir diyalog geçti göz açıp kapayıncaya kadar:

Kadın - Ee burası boşsa oturacam ben!
Vapurdaş - Arkadaş çay almaya gittiydi, gelicek birazdan.
Kadın - Arkadaşınızın genişliği nedir???
Vapurdaş - Ha?? Hee öööö eeee...
Kadın - Hayır yok yani ben de sığarım heralde di mi!!!! (eller de belde aman aman)
Vapurdaş - Eee ööö eee hhööö öööğğğ

Bir an sessizlik oldu. Evet, hani kalabalık bir ortamda 10 saniyelik sessizlikler olur ya, sanki herkes sözleşmiş gibi davranır ve çıt çıkmaz o süre boyunca. İşte aynen öyle bir sessizlik anı. Üst güvertedeki bütün kafaların kadına ve benim vapurdaşa doğru döndüğünü hissettim bir anda.

"İhi ihi" şeklinde gelişen ve "Güldüğümüzü farkederse hepimizi ezerek öldürebilir" korkusuyla el altından koyverilen gülüşmeler arasında teyze çocuğun çantasını alıp, benim vapurdaşın ayaklarının dibine doğru ittirdi. İnsanüstü bir çaba ile o 3 santimetrekarelik yere sığmayı başardı.

Alkışlamak istedim ve o an sadece martılar vardı, evet.

Çarşamba, Eylül 03, 2008

Kadıköy Minibüsleri

Buraya çok uzun süredir yazı göndermediğimi görünce uzun süredir toplu taşıma araçlarınıda kullanmadığımı farkettim. Hernekadar bir süre sonra eziyete dönüşsede itiraf ediyorum özlemişim.
Dün salı pazarı keyfini yaşamak için mavi minibüslere bindim. Ramazan ayında olmamız aynı zamanda yaz aylarını hala yaşıyor olmamız hepimizi oldugu gibi şöförleride etkilemiş.
Her zaman içinde trafik canavarı olma potansiyeli barındıran Türk şöförlerimiz biraz daha agrasif biraz daha saygısız ama malesef bir o kadar daha komik olmuş.
Acaba dünyanın kaç tane ülkesinde meslektaşı olan bir diger aracın sürücüsüyle muhabbet ede ede giden şöförler vardır?
Kendisine yönelen müşteriyi meslektaşına kıyak olsun diye ikram eden ve arkasından " al al sen gözün doysun" diye bağıran..
ya da "birader kapın açık git. bak arkada abla sıcaktan bayılmıs" diyip canını tehlikeye atmaktan çekinmediği fakat rahatını da düşündüğü müşterilerine beş yıldızlı otel hizmeti sunan şöförler..
Ben başka yerde görmedim..
Gören varsa irtibata geçsin.

Pazar, Mart 02, 2008

Kadıköy, Kadıköy

Dün akşam Taşkışla'ya doğru yürüyorduk. Kadıköy dolmuşlarının oradan geçecektik. Dolmuş şoförleri kenarda dikilmişler, çay içiyorlar; yolculardan bir kız da dolmuşun kenarında, sigara içip "son yolcunun" gelmesini bekliyor. Hani yolcuların sabırsızlıkla "e hadi biri gelse de dolmuş hareket etse" dediği bekleme anlarından biri yani. Gecenin o saatinde de pek yolcu gelecek gibi görünmüyor.
Sigara içen kız da sıkılmış herhalde, biz tam dolmuşun yanından yürüyüp geçerken "Kadıköy, kadıkööy" diye muavinlik yapmak zorunda hissetti.
Dolmuşa binseydik demek ki çok sevinecekti ama maalesef, biz Kadıköy'e gitmiyorduk.

O arkadaşa özrümüzü buradan iletirim. İyi yolculuklar dilerim.


Salı, Şubat 13, 2007

Patak :)

Zeynep'in hikayesini okuyunca aklıma geldi. Bir gün okuldan 4 -5 arkadaşım Taksim'den otobüse biniyorlar. 110'a. Taksim - Kadıköy.
Otobüste bir çocuğun telefonu çalıyor. Bunlar ayaktalar çocuk (kii çocuk dediğime bakmayın bizimkiler 22 - 23se çocukta o kadar işte) ise o 4'lü koltuklarda önlerinde oturuyor. Telefon çalınca bizimkiler uyarıyorlar ama çocuk sadece sesini kısıyor, bunu fark eden arkadaşlarım tekrar çocuğa dönüp;
'Telefonun sesini kısmak, kapatmak demek değildir' diyee bilmişlik yapıyor bir de.. O an fark ediyorlar ki çocukta yalnız değil.. 6 -7 kişi de çocuğun arkadaşları var. Hasanpaşa'da Göztepe'ye devam etmek için otobüsten indiklerinde çocuk ve arkadaşları da iniyor.. Sonra daa bir güzel bizimkileri benzetiyor..
Sonradan bana anlattıklarına göre açık açık dayak yedik, diyor bizimkiler. Hatta erkeklik gururunu falan silip gidip polise şikayet ettik, abii biz dayak yedik, otobüsten inip bizi dövdüler diyee :)
Hatta polis başta bunlarla dalga geçiyor, koskoca adamlarsınız gelip şikayet etmeye utanmıyor musunuz diye sonra da bunlarla birlikte dayakçı çocukları arıyor ve Kadıköy de buluyor.. Bir güzel şikayet dilekçesi yazıyor bizimkiler, poliste gerekeni yapıyor...

Pazartesi, Şubat 12, 2007

Fazla Nazik Bey otobüse binmemeli

Denize oturan martıları izleyip, vapurların düdüklerinden bahsettiğimiz Beşiktaş iskelesindeki çay bahçesindeki tatlı sohbetin ardından evin yolunu tutacağız. Bu tatlı sohbetin kırıntılarından bahsederekten Akaretler durağına doğru ilerliyoruz.

Deniz tarafından gelip, yanımızdan hızla geçen otobüsün Kadıköy'den yüzerek gelebileceğini dile getirerek şaka hazırlıkları yapıyoruz arkadaşlarla. Bazıları "Olur mu canım öyle şey, Üsküdar iskelesinin ordaki duraktan geliyor o otobüsler" derken, benim de içinde olduğum diğer grup "Neden olmasın yahu" diyor. Geleceğe Dönüş'teki DMC gibi tekerlerini yatay hale getirip, birinci viteste pek ala Kadıköy'den buraya kadar gelebileceğini savunuyoruz.

Şaka hazırlıkları yapmakta iken pek fazla gülüşmüş olmalıyız ki, koyu kahverengi takımı ile orta yaşı daha yeni uğurlamış, sinek kaydı tıraşlı bir bey bize "Münesabetsizler... Zamane gençleri işte, ne olacak!" dercesine bakıyor. Umursamıyoruz ve inatla "Yüzen İETT Otobüsü" şakamızı son raddine kadar zorluyoruz.

Şakayı savunan grubun her elemanı katıla katıla gülüp, ardından "Ama denizde yolcu indiremez. İndirir ama acil çıkış yazan camları kırıp inebilir. O zaman da otobüs batar" gibi futuristik ve bir o kadar da absürd bir abartı tozu ekliyor. Şakaya başından beri ciddi yaklaşan grup ise, "Ota boka gülüyorsunuz yahu" anlamına gelen fizik kanunlarından da yararlanarak açıklamalar yapmaya çalışıyorlar.

Bizim grup gülüştükçe, koyu kahverengi takımlı bey, krem renkteki gömleğini büzüştürmüş çizgili kravatını çekiştirerek, "cık cık cık" ses efektleri çıkarıyor. Şakaya ciddi yaklaşan arkadaşlar açıklama getirince de, ceketinin kol düğmelerini yokluyor, olmayan tozları eliyle silkeliyor ve onaylarcasına kafasını sallıyor.

Bir süre sonra arkadaşların otobüsleri teker teker geliyor ve tekrar görüşmek dileğiyle uğurluyorum. Benim otobüsüm hala ortada yok. Kahverengi takımlı bey de gitmemiş. O da bekliyor. Arkadaşlar gidipte yalnız kalınca, gülüşen grubun son temsilcisi ve günah keçisi gibi hissediyorum kendimi. Çekiniyorum, bey amcaya doğru bakmaya utanıyorum. Sanki benim ona bakmamı bekliyor, bakınca da lafı gediğine yerleştirecek. Ama yine de, başım farklı bir yöne dönük, yan gözlerle süzüyorum, hareketlerini yokluyorum.

Sürekli hareket halinde. Elleri hiç durmuyor. Ceketini önünü kapatır gibi yapıp, gömleğinin yakasına dokunuyor. Toz varmışcasına jilet gibi ütülü pantalonunu silkeliyor, itina ile soldan sağa yatmış saçına elinin ayası ile usulca dokunuyor. Bu dokunuşu saçının şeklini değiştirmese de o, periyodik aralıklarla dokunuşunu sürdürüyor.

Yağmur çiseliyor ama "Aman ıslanıyorum" derditmeyecek kadar. Durak oldukça kalabalık. Durağın direğinin yanında duruyor bizim bey amca. Kalabalık arttıkça dışarı doğru itiliyor. Yarım ağızla "Pardon" diyenlere hafif bir tebessüm ile dudaklarını oynatıyor. Dudaklarını okumaya çalışıyorum, "Aman efendim, ne önemi var. Bir hatadır, olur" gibi bir şeyler diyor herhalde. Ama hatayı işleyen çoktan sırtını dönmüş ona. Elindeki siyah çantasını göğsüne doğru çekip, ellerini üzerine sarıyor.

İtişen liselilere ters ters bakıyor aynen bize baktığı gibi. Çocuklar hınzır. Onun bakışlarını görünce, şeytan ruhları ortaya çıkıyor. Ani bir plan ile, o çocuklardan biri kahverengili bey amcanın üzerine doğru itekleniyor. Çocukla birlikte yere düşer gibi oluyorlar. Çocuğu dirseğinden tutuyor. "Tamam" diyorum. Şimdi "Aaa yeter ama, bu kadarı da fazla" diye çıkışacak. Yok, yapmıyor. "Bir şeyin var mı?" diyor. Bana da "Haydaa" dedirtiyor içimden. Onun yerine ben diyorum "Bu kadar da fazla, bu kadar nezaket fazla!".

Çantasındaki beyaz etikette ismi yazıyor fakat uzaktan seçemiyorum. Ama yaşadıklarından ve verdiği nazik tepkilerden de destek alarak "Fazla Nazik" yazdığından eminim. Hatta biraz daha ileri gidip TRT'de çalıştığını düşünüyorum. Başına da hayali bir fötr şapka giydirip, TRT binasında karşılaştığı iş arkadaşlarına şapkasını usulca kaldırdığını hayal ediyorum.

Az sonra otobüsüm geliyor. Binmeye hazırlanırken gözüm hala Fazla Nazik Bey'de. "Aman" diyorum, "Bu bey amca otobüse binmemeli". Şu an otobüse binerken yaşadığım itiş kakışa maruz kaldığında onun ne gibi hallere gireceğini düşünüyorum.

Otobüse biniyorum, tıklım tıkış. Akbilimi öttürüp, "Arkalara doğru ilerleyelim beyler"uyarısına istemeden de olsa uyuyorum. Ayaklarım havada, kalabalıkla birlikte arkalara doğru ilerliyorum. Gözüm Fazla Bey'de hala. Yağmur şiddetini artırmış olaca ki, küçük küçük adımlarla durağın altına girmeye uğraşıyor. Pek şansı yok. Ondan sonra gelenler onu iyice dışarı itiyor. Fazla Bey yalnızca dudaklarını hareket ettiriyor ama bir sonuç alamıyor.

Otobüsüm hareket ediyor büyük bir ivme ile. İvme beni geriye doğru ittirirken, son karede Fazla Bey'in fötr şapkasını kaldırıp bana selam verdiğini görür gibi oluyorum. Benim de içimde bir el sallama hissi uyanıyor. Aynı zamanda da bir acıma hissi. "Binme be! Binme. Taksi tut. Parasını ben vericem" diyorum, duymuyor.

Salı, Şubat 06, 2007

Dolmuş Hikayesi / Kadıköy-Marmaris

Daha önce de blogundan iki hikaye aldığımız sevgili Meltem Yaşar göndermiş.
Çok yakın bir arkadaşının başına gelmiş bu olay. Buyrun bakalım:

Arkadaşım, Yakacık'tan Kadiköy'e gitmek üzere dolmuşa biniyor ve en öndeki koltuğa oturuyor. Yani şoförün ensesinde. Bu arada arkadaşımın cep telefonu çalıyor. Arayan kişi, ektiği bir arkadaşı. Telefondaki şahıs "nerelerdesin, hani buluşacaktık, yapacaktık, edecektik, gidecektik vs vs vs" diyor. Arkadaşım Marmaris'e gidecek gerçekten ama henüz gitmemiş olduğu için "Marmaris`e gittim. Ay çok özür dilerim yola çıktım bile." diyor telefondakine. Telefonu kapatıyor. Dolmuş şoförü arkasını dönüp diyor ki: "Abla, telefon konuşmana kulak misafiri oldum istemeden. Yanlışlık olmasın, bu dolmuş Kadıköy`e kadar gider, Marmaris`e değil"

Cuma, Şubat 02, 2007

Bu bir vapur hikayesidir

Geçtiğimiz Pazartesi İstanbul'da şiddetli lodos hakimdi. Ben ve kalabalık, söz verdiğimiz gibi Kadıköy İskelesi önünde buluşmuş, 14:45 vapurunu beklemeye koyulmuştuk. Beşiktaş sahiline vuran dalgalar, sürekli yön değiştiren çılgın rüzgarın da etkisiyle, hangi yöne savrulacağı belli olmayan kavisler çizerek bizimle adeta yakartop oynuyordu. Bu iskelede sigara içmenin ayrı bir tadı vardır. Fatih Erkoç'un da altını çizdiği gibi, genelde yarısını rüzgar içer. Fakat şimdi diğer yarısını da deniz söndürüyordu! Sonra ufukta vapurun görünmesiyle hep beraber duştan çıkıp kapıya doğru yöneldik. Vapur kıvırta kıvırta geldi, bir müddet önümüzde durdu, sonra aldı başını Boğaz'a doğru açıldı. Ben vapur seferlerinin iptal olabileceğini düşündüm. Ancak vapur ilerden ters bir manevra yaparak daha değişik bir açıyla tekrar iskeleye doğru yöneldi. Nihayet yanaşabilmişti.

Kapıların çekilmesiyle birlikte cümbür cemaat doluştuk. Zafer sarhoşluğu içinde bir o yana bir bu yana doğru savruluyorduk. Kendimi Lunapark'taki bir oyuncağın içinde gibi hissettim. Zoraki bir yere oturabildikten sonra yaslandım arkama ve bu eğlencenin tadını çıkardım. Vapur hareketlendi ve Kadıköy'e doğru yola çıktı. Marmaris'ten Dalyan turuna katılmış olanlar bilir, genelde bu deniz yolu oldukça dalgalıdır ve yolcuların yarısı kusar. Çocukken bu büyük teknelerden birinin en uç noktasına oturmuş ve bir daha asla tekrarlanmayacağını düşündüğüm dakikaları yaşamıştım. Abartmıyorum, teknenin ucu denizden 5-6 metre yükselirdi. Ve şimdi bir İstanbul şehir hatları vapurunda bu deneyimi yineliyor olmak oldukça ilginç ve heyecanlıydı. Karın boşluğum kelebeklenmekle meşgulken, tüm yolcular olarak vapurun ani düdüğüne irkildik.

Vapur neredeyse 30 saniyedir düdük çalıyordu. Herkes bir o pencereden bir bu pencereden dışarı bakarak neler olduğunu çözmeye çalışıyordu. Sağ paralelimizde (Haliç tarafı) devasa bir şilepin seyirdiğini gördüm. Ancak Kadıköy zaten solda kaldığı için onun bir problem yaratıyor olması imkansızdı. Derken sol taraftan, muhtemelen Eminönü ya da Karaköy'e doğru yola çıkmış başka bir vurupun doğrudan üzerimize geldiğini gördüm. Sağımızdaki devasa şilep yüzünden kaçma şansımız da yoktu. Ben o esnada, illa ki sahil güvenlik bizi kurtaracağı için canımı değil ancak üzerimde bulunan bir takım elektronik eşyaların suyla teması yüzünden çıkaracağı arızaların derdine düşmüş ve hatta en hesaplı olarak nerede tamir ettirebilirim diye düşünmeye başlamıştım bile! Yavaşladık. Diğer vapurun bize neredeyse birkaç metre yaklaştığı bir anda şilep bizi geçmişti ve hemen sağa kırıp onun arkasına saklandık. Öyle ki, biraz daha bu yönde ilerleseydik, Beşiktaş-Kadıköy seferimiz Eminönü'ne zorunlu iniş yapacaktı! Aşağıda, durumu daha iyi analiz etmeniz için hazırladığım imaj bulunuyor:

Öteki vapur falso yaparak arkamızdan geçti ve kendi güzergahına geri döndü. Biz de şilepin tekrar sol tarafına geçerek Kız Kulesi'ni geride bıraktıktan sonra dalgakıranı kolumuza takıp nispeten daha durgun su üzerinde Beşiktaş İskelesi'ne yanaştık. Eğer vapurda bir ünlü olsaydı, o ölümden döndüğü için biz de ölümden dönmüş sayılcaktık ama.. Kader utansın..

:(

İETT şoförü çarpıp öldürdü.

İstanbul Bilfen Lisesi 2. sınıf öğrencisi 16 yaşındaki Sinem Kalyoncu, dershaneye gitmek için geldiği Kadıköy Rıhtım Caddesi'ni karşıdan karşıya geçerken İETT otobüsünün altında kalarak hayatını kaybetti. İETT şoförü Yaşar Bababir tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı Yaşar Bababir hakkında, bir kişinin ölümüne neden olmaktan 2 yıldan 6 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Bababir, "Kadıköy'den yolcu alıp yola çıktım. Ümraniye son durağa yaklaşmıştım ki, İETT'nin sendika temsilcisi arayarak bir kazaya karıştığımı ve dönmem gerektiğini söyledi. Birine çarptığımı fark etmedim. Fark etseydim yoluma devam etmezdim" dedi. Mahkeme, sanık Bababir'in tutukluluk halinin devamına ve olay yerinde keşif yapılmasına karar vererek duruşmayı erteledi.

Anne Aysel Nermin ve baba İlhan Kalyoncu, kızlarının hayallerinin otobüsün altında kaldığını belirterek, "Nasıl olur da bir insana çarptığını fark etmez. İnsan yolda bir kediye bile çarpsa fark eder" dedi.

www.sabah.com.tr

Çarşamba, Ocak 24, 2007

vah yavrum vah..

Üniversitede okurken; okula gidiş için 3 vasıta kullanırdım..Göztepeden dolmuşla/otobüsle kadıköy, kadıköy'den vapurla eminönü ve ilk duraktan tramvayla beyazıd.. (tramvay kullananlar bilir; anonsları pek komik olurdu - sen kot ceketli, önce inene yol ver yavrum..üniversitede okumakla olmuyo :)) ya da duygusuz bir ses tonuyla Sultanahmet - blue mosque /turistler için..İşte deminki "beyazıd" durağını da aynı o tonda okumanızı isterim..)

Dolmuş kısa sürdüğünden; tramvayda da okuldan birilerine rastladığımdan sadece vapurda (şanslı günümdeysem eğer) bişeyler okuyabilir ve müzik dinlerdim..

Gene böle bi sabah; vapurun üst katında içerde; merdiveni çıkınca karşınıza gelen kapısız ana salonda (eminönü vapuru yalnız; bi düzgün hayal edin; beşiktaş diil :) sağdan ikinci sırada ters oturuyorum daha az kişiyle yüzyüze gidebilmek için..
Karşımda da orta yaşın üzerinde bir teyze var; çantası dışında mutlaka bir de torba taşıyan bütün yaşıtları gibi elleri kucağında kavuşmuş etrafa bakıyor..

İnsan kendisine uzakta da olsa bakan gözü hisseder ya hani...biliyorum, başım önde kitap okusam da, kulağımdaki müzikten başka ses duymasam da bana bakan biri var..kafamı kaldırıp da baksam mı acaba?..aman kimse kim yaa..ne bakıcam..sabah sabah şimdi sinirlenicem ne bakıyor bu bana diye..boşver oku sen..off okuyamıyorum ki..müzikle tempo tutucam tutamıyorum ayağımla; bana bakan kiimm??

Kafamı yavaşça kaldırdım sağı solu taramak için; ama kaldırır kaldırmaz zaten markaja alındım..o teyzeymiş evet..biraz bakıştık, sonra ben başımı indirip korunaklı dünyama geri döndüm..ara ara baktım hep bana bakıyodu ve gittikçe acıyan gözlerle..merak etmedim diil ama kitabın güzel bi yerindeydim..(merak eden varsa; puslu kıtalar atlası..ihsan oktay anar)
neyse okula bir vasıta kaldı sonunda biz eminönüne yaklaştık ve vapur tam durmadan her Türk insanı gibi ayağa fırladık..teyze de fırladı neyine güvendiyse :)
Sonra ilk iskeleye vuruşumuzda düşecek gibi oldu torbası ve çantasıyla ben de refleksle kolunu tuttum hemen..bana daha da acıyan ama minnettar bi bakışla döndü duyayım diye bağırarak "SAĞOL, EVLADIM..EKSİK OLMA" dedi...
neden bağırdı bu kadın bana şimdi yaa..bağırdı ama iyi bişey de dedi aynı zamanda yani yüzünde kızgınlıktan çok acıma vardı..alla allaaaa..garip bi ifadeyle baktım suratına sanırım..kulaklıkları çıkardım; zaten müzik çalmıyodu, şaşkınlıktan kulağımda kalmış öyle..
"ÇIKARMA ÇIKARMA, DUYMAZSIN KORNAYI FALAN ALLAH KORUSUN" dedi bu sefer de..
yaaa ters giden bişeyler var işte..çıkarmazsam duymam asıl..annem öle der hep; bu kadın farklı bir kültürden mi acaba...heheheh :)) bak sabah sabah ne kadar eğlendim kendi kendime..
gene garip bi ifade ve iç sesle baktım kadına..başkasıyla konuşuyordu..benim hakkımda..
"yavrum, pek küçük daha , pek sevimli..işitme cihazı kullanıyo bu yaşta, kader işte.."

yook kullanmıyorum teyze diycektim...buradan müzik geliyo herkesi rahatsız etmemek için kulaklıkla dinliyorum.. diycektim.. anlatacaktım.. ama kalabalık ilerledi.. teyze kalabalığa karıştı, bi an döndü bana baktı ama hızla yok oldu gitti.. anlatacaklarım bana bile saçma geldi..kimseyi rahatsız etmemek için kulaklıkla dinlemek.. mecburum sanki.. evet radyolar, pikaplar bu kadar küçüldü teyze.. evet hızlı ilerliyo herşey.. evet eski tadı yok hiç'bişeyin tabii haklısınız.. tabii ki dinleyebilirsiniz buyrun.. hepsi saçma geldi birden, herşey..

Kimseyle karşılaşmak istemedim; tramvayla değil yürüyerek gittim okula mercan yokuşundan, müzik dinlemeden, etrafı dinleyerek...

Pazartesi, Ocak 22, 2007

Motorrr! (eh bir nevi vapur)

Ayrıca başlıktaki çift "r" aynı zamanda da az da olsa yeni başlayan çekimin duyurusunu yapan bir yönetmen edası da taşımıyor değil hani, hazır yeni başlayan Kadıköy-Kabataş seferinden ve o seferdeki "bu sefer de ölmedi" kızdan bahsedeksem... (doğru okudunuz bütün bunların hepsi sadece bir cümlede oldu) :)

Sabahları .15 ve .45 zincirini bazen kırmakta fayda olduğunu gördüm. Bu yeni hat ile .30 ve .00 saatlerinde deniz yolumuz var artık. Var ama ikidir denk geldiğim -ki en fenası bugündü, çünkü yanımda oturdu ve Kabataş'a kadar bir duman bulutu ile birlikte gittim- bir kız var bu 08.00 Kadıköy-Kabataş seferinde, kendisi öldü ölecek. Hayatımda bu kadar çok sigarayı bir çırpıda tüketen başka birini daha görmedim, tanımıyorum. Ben içmediğim için zaten anlamsız gelen uğraş bambaşka bir boyutta bu kişide. Buradan kendisine ve dolaylı olarak da ailesine ve diğer tüm sevdiklerine sesleniyorum.

"kızınız elimde değil ama onun hayatı sizin elinizde,
ailesi olarak öncelikle şunun sigara paketlerine el koyun,
sevgilisi olarak da sen delikanlı her ne yapıyor da üzüyorsan
bırak şunu artık da kız rahat bir nefes alsın!
bu sefer ölmedi ama bi dahaki sefere onu kaybedebiliriz, söylemesi...."

Kral şoför adayı :)

Bir gün Bostancı Deniz Otobüsleri İskelesinin önünde ki duraktan otobüse binicem, bekliyorum...

Bilmeyenler için Kadıköy - Bostancı arasındaki sıralama şu şekildedir;
Deniz Otobüsü İskelesi - Otobüs Durağı - Işıklar...

Ben durakta bekliyorum ve bir otobüsün iskelenin orda durduğunu gördüm ama hem uzağı görüp, numarayı okuyamadığım için, hem de ben o tarafa yürüsem o sırada otobüs durağa hareket edeceği için, nasılsa otobüsünde durakta durma zorunluluğu olduğu için istifimi bozmadım, bekliyorum...
Otobüs geldii, evet 17 (Kadıköy - Pendik) benim bineceğim otobüs, durakta durmadı geçtii ve ışıklarda kırmızı ışıkta durdu. Bu kez inatçı ben ışıklara yürüdüm ve beni görünce şoför bey kapıyı açtı. Akbilimi bastım, biraz ilerledim ama hala kendisine çok yakınım yani, durdum otobüsün gitmesini bekliyorum.

Şoförle aramızda geçen konuşmayı ve olayı aynen aktarıyorum;
- Hanfendi neden iskelenin oraya gelmediniz?
- Ben uzağı görmediğim için numarayı tam okuyamadım hem burası durak diye burda bekliyordum amaa..
- Hadi hadi tembelliğimden yürümedim gelmedim demiyosunda uzağı görmüyorum diyosun.
- Ben durakta bekliyordum o zaman sizde orda durmayıp, durakta dursaydınız. Hem madem bu kadar sorun olacaktım neden ışıklardan aldınız ki beni, geçip gitseydiniz hiç bu tartışmayı yaşamıcaktık.
- Alla alla yaa hala konuşuyo, hanfendi, istersen adresini ver evine kadar götüreyim...

(Ben şok olmuş, adama bakarken, ordan bir abi olaya dahil oldu...)

- Ne biçim konuşuyosun sen kızla, önüne bakta ilerle...
- Bak baaak genç kıza kur yapıcam diye onu koruyosun demeek.
- Ne diyosun sen be, ben evli barklı adamım ne kur yapıcam ona, sen dur bakimmm...
- Gel noluyo bişi mi yapıcaksın

(Burda şoför yolun ortasında durup, el frenini çekti ve otobüsün içine doğru ilerlemeye başladı, bu sırada Altıntepe'de falanız, ben iyice şok olmuş, ne yapacağını şaşırmış, elim ayağım titrer vaziyette, abiye dönüp)

- Rica ederim, ay lütfen bırakın gitsin yoluna, diyerekten abiyi sakinleştirmeye çalıştım amaa gözlerim falan doldu yani..

Araya girenler, ayıranlar şoförü tekrar koltuğuna oturttu.. Beni sakinleştirmeye üzülme kızım zaten bir acayip şofördü diyen teyzeler, üzülme kardeşim hiç bişi yapamaz diyen abi arasında 6 duraklık yolu geldim amaa.. Eve girdiğimde zaten yüzümü gören annemle babam kapkaça uğradığımı falan sandılar.. Hemen IETTyi arayıp şikayette bulunmak istedim ama yazılı şikayet etmek gerektiğini, telefonla hiç bir şikayeti dikkate alınmadığını söylediler.

Aradan bir hafta geçtikten sonra Kadıköy'de yürürken olayı hatırlayıp hırslandım ve Hareket Amirliğine gidip, olayı aynen size anlattığım gibi bu şekilde anlattım. (aynen böyle bir dilekçe yazdım) Aradan 4 gün geçtikten sonra IETT tarafından aranıp, olayla ilgilenildiğini ve gereken cezaların verildiği söylendi. Umarım öyle olmuştur.

Çarşamba, Ocak 10, 2007

ona binin!

2-3 yıl kadar önce , 110 Kadıköy-Taksim hattında Beşiktaş’ ta Tansaş'ın önündeki duraklardan yeşil otobüse biner binmez İETT şoförü; arkadaşla bana sesleniyor:

- Bakın arkada 112 var, ona binin!

Biz o an dumur haldeyiz tabi! Bir şey diyemedik.

* Peki ne demeliydik..?

- Sana ne kardeşim, istediğim otobüse binerim!
ya da...?