Vapurla, otobüsle, minibüsle falan bir yerlere giderken yaptığım kısacık yolculuklarda zaman zaman öyle diyaloglara denk geliyorum ki gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum doğrusu. Bazen diyorum ki insanlık ölmüş, bazen çok eğleniyorum, bazen de iki arada bir derede kalıyorum.
İşte bu da öyle bir iki arada bir derede kalma hikâyesi...
Sene 2006, aylardan Temmuz. İşten çıkmış Beşiktaş'taki Kadıköy iskelesine koşarak inmiş ve son anda kendimi vapura atmışım. Nefesimi düzene sokup normale dönmeye çalışırken dedim ki hadi oturmadan bir de çay alayım. Büfeye yöneldim. Önümde 25-30 yaşlarında kokoş iki hatun var. Onlar da çay almışlar, tost bekliyorlar. Bir yandan da şöyle bir muhabbet geçiyor:
Kadın 1 - Ee napıyo senin büyükbaş hayvan?
Kadın 2 - Ay naapsın işte işe gidiyo geliyo, surat öküz gibi falan.
Kadın 1 - Ahahahahahahahahahaha
Kadın 2 - Ahahahahahahahahahaha
"Büyükbaş hayvan" şeklindeki son derece kaba bir tabirle kulakları çınlatılan kişinin 2. hatunun eşi ya da sevgilisi olduğunu tahmin etmek zor değil. Adamcağız halka açık ortamlarda kendisinden bu şekilde bahsedildiğini bilse, acaba tepmez miydi o hatunu? Bunu düşündüm uzun uzun, yuh dedim.
Fon müziği: Eagle Eye Cherry - Permanent Tears
Vapur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vapur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba, Aralık 24, 2008
Salı, Aralık 23, 2008
Bir toplu taşıma faktörü olarak insanın fiziksel genişliği
Toplu taşıma araçlarını sevmemin en büyük nedenlerinden biri, eğer çalıştığınız yere giderken her sabah ve her akşam aynı güzergâhı, aynı araçları kullanıyorsanız ve insan - durum gözlemi yapmaktan hoşlanıyorsanız, size pek çok veri sağlıyor olmasıdır. Bu sayede gün geçtikçe birlikte yolculuk yaptığınız insanları da daha iyi tanıyor, hatta neyi sevip neyi sevmediklerinden tutun da nasıl beslendiklerine, hangi renkten hoşlandıklarına kadar pek çok konuda fikir yürütme, tahminde bulunma keyfi yaşayabiliyorsunuz.
Ben genellikle spesifik özellikleri olan insanları ve onları davranışlarını gözlemlemeyi seviyorum. Bu insanlara "vapurdaşlar", "otobüsdaşlar" gibi isimler takıyorum. Bu vapurdaşlara örnek olarak sırf fiziksel görünüşü ve yüzü benzediği için Gülse Birsel ile özdeşleştirdiğim bir ablayı verebilirim. Kendisi ile (o farkında değildi ama olsundu) tam 2,5 yıl aynı vapurda gidip geldik. Sarışın ve kısa saçlı idi, sonradan kızıla boyattı saçlarını. Pek yakışmadı ama neyse. yine bu vapurdaşlardan, muhtemelen üst düzey yöneticilik yaptığını tahmin ettiğim bir başkası, sabahları hep asık suratlı ve nalet oluşuyla aklımda yer etmiştir. Kendisi kıvırcık koyu renk saçlı ve elinde sürekli içi tıkabasa dolu bir laptop çantası ile yolculuğa katılır, her sabah vapur büfesinden aldığı 2 poğaça ile kahvaltı yapar idi.
Her neyse, işte yine bir sabah işe yetişme telaşı ile kendimi Kadıköy'den Beşiktaş vapuruna attığımda bu vapurdaşlardan birine denk geldim. Aykut Barka adlı vapur üç katlı, aylardan da Eylül, yazın son demleri yani. Havada İstanbul sabahlarına yakışır bir parlaklık ve berraklık var. İnsanın içine neşe doluyor. Ben de vapurun en üst katına çıkmış, o kalabalık arasında kendime bir yer bulup oturmuşum. Elimde de gelirken aldığım bir dergi var, canım pek okumak istemese de öylesine karıştırıyorum sayfalarını. Daha çok ilginç birşeyler olsun da sabahım şenlensin diye bekliyorum sanki.
Derken vapur epeyce doldu, insanların bazıları ayakta kaldı. Ama hava güzel ya pek umrunda değil kimsenin, ılık bir rüzgâr esiyor. Tam arkamda sırtı bana dönük olarak oturan gençten zayıf bir çocuk var, vapurdaşlardan biri ve muhtemelen Mimar Sinan öğrencisi. Yanında da arada sırada kendisiyle birlikte gördüğüm bir başka arkadaşı var. Bu pek fazla görmediğim arkadaş, henüz vapur hareket etmeden bir ara kalkıp büfeye çay almaya indi. Yerine de sırt çantasını bıraktı.
Dedim ya vapur kalabalık, insanların bir kısmı ayakta. Yaşının 35-40 civarında olduğunu tahmin ettiğim irice bir teyze de uzaktan çocuğun yerine göz koymuş olacak ki, çocuk merdivenlerde kaybolur kaybolmaz hemen geldi bizim vapurdaşın yanına. Neden bilmem arkama dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Teyzenin iriliğini de ordan biliyorum.
Kalkıp giden çocuğun çantasını bıraktığı yer de anca çanta genişliğinde zaten. Teyzenin üçte biri zor sığar o boşluğa. Şöyle bir diyalog geçti göz açıp kapayıncaya kadar:
Kadın - Ee burası boşsa oturacam ben!
Vapurdaş - Arkadaş çay almaya gittiydi, gelicek birazdan.
Kadın - Arkadaşınızın genişliği nedir???
Vapurdaş - Ha?? Hee öööö eeee...
Kadın - Hayır yok yani ben de sığarım heralde di mi!!!! (eller de belde aman aman)
Vapurdaş - Eee ööö eee hhööö öööğğğ
Bir an sessizlik oldu. Evet, hani kalabalık bir ortamda 10 saniyelik sessizlikler olur ya, sanki herkes sözleşmiş gibi davranır ve çıt çıkmaz o süre boyunca. İşte aynen öyle bir sessizlik anı. Üst güvertedeki bütün kafaların kadına ve benim vapurdaşa doğru döndüğünü hissettim bir anda.
"İhi ihi" şeklinde gelişen ve "Güldüğümüzü farkederse hepimizi ezerek öldürebilir" korkusuyla el altından koyverilen gülüşmeler arasında teyze çocuğun çantasını alıp, benim vapurdaşın ayaklarının dibine doğru ittirdi. İnsanüstü bir çaba ile o 3 santimetrekarelik yere sığmayı başardı.
Alkışlamak istedim ve o an sadece martılar vardı, evet.
Ben genellikle spesifik özellikleri olan insanları ve onları davranışlarını gözlemlemeyi seviyorum. Bu insanlara "vapurdaşlar", "otobüsdaşlar" gibi isimler takıyorum. Bu vapurdaşlara örnek olarak sırf fiziksel görünüşü ve yüzü benzediği için Gülse Birsel ile özdeşleştirdiğim bir ablayı verebilirim. Kendisi ile (o farkında değildi ama olsundu) tam 2,5 yıl aynı vapurda gidip geldik. Sarışın ve kısa saçlı idi, sonradan kızıla boyattı saçlarını. Pek yakışmadı ama neyse. yine bu vapurdaşlardan, muhtemelen üst düzey yöneticilik yaptığını tahmin ettiğim bir başkası, sabahları hep asık suratlı ve nalet oluşuyla aklımda yer etmiştir. Kendisi kıvırcık koyu renk saçlı ve elinde sürekli içi tıkabasa dolu bir laptop çantası ile yolculuğa katılır, her sabah vapur büfesinden aldığı 2 poğaça ile kahvaltı yapar idi.
Her neyse, işte yine bir sabah işe yetişme telaşı ile kendimi Kadıköy'den Beşiktaş vapuruna attığımda bu vapurdaşlardan birine denk geldim. Aykut Barka adlı vapur üç katlı, aylardan da Eylül, yazın son demleri yani. Havada İstanbul sabahlarına yakışır bir parlaklık ve berraklık var. İnsanın içine neşe doluyor. Ben de vapurun en üst katına çıkmış, o kalabalık arasında kendime bir yer bulup oturmuşum. Elimde de gelirken aldığım bir dergi var, canım pek okumak istemese de öylesine karıştırıyorum sayfalarını. Daha çok ilginç birşeyler olsun da sabahım şenlensin diye bekliyorum sanki.
Derken vapur epeyce doldu, insanların bazıları ayakta kaldı. Ama hava güzel ya pek umrunda değil kimsenin, ılık bir rüzgâr esiyor. Tam arkamda sırtı bana dönük olarak oturan gençten zayıf bir çocuk var, vapurdaşlardan biri ve muhtemelen Mimar Sinan öğrencisi. Yanında da arada sırada kendisiyle birlikte gördüğüm bir başka arkadaşı var. Bu pek fazla görmediğim arkadaş, henüz vapur hareket etmeden bir ara kalkıp büfeye çay almaya indi. Yerine de sırt çantasını bıraktı.
Dedim ya vapur kalabalık, insanların bir kısmı ayakta. Yaşının 35-40 civarında olduğunu tahmin ettiğim irice bir teyze de uzaktan çocuğun yerine göz koymuş olacak ki, çocuk merdivenlerde kaybolur kaybolmaz hemen geldi bizim vapurdaşın yanına. Neden bilmem arkama dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Teyzenin iriliğini de ordan biliyorum.
Kalkıp giden çocuğun çantasını bıraktığı yer de anca çanta genişliğinde zaten. Teyzenin üçte biri zor sığar o boşluğa. Şöyle bir diyalog geçti göz açıp kapayıncaya kadar:
Kadın - Ee burası boşsa oturacam ben!
Vapurdaş - Arkadaş çay almaya gittiydi, gelicek birazdan.
Kadın - Arkadaşınızın genişliği nedir???
Vapurdaş - Ha?? Hee öööö eeee...
Kadın - Hayır yok yani ben de sığarım heralde di mi!!!! (eller de belde aman aman)
Vapurdaş - Eee ööö eee hhööö öööğğğ
Bir an sessizlik oldu. Evet, hani kalabalık bir ortamda 10 saniyelik sessizlikler olur ya, sanki herkes sözleşmiş gibi davranır ve çıt çıkmaz o süre boyunca. İşte aynen öyle bir sessizlik anı. Üst güvertedeki bütün kafaların kadına ve benim vapurdaşa doğru döndüğünü hissettim bir anda.
"İhi ihi" şeklinde gelişen ve "Güldüğümüzü farkederse hepimizi ezerek öldürebilir" korkusuyla el altından koyverilen gülüşmeler arasında teyze çocuğun çantasını alıp, benim vapurdaşın ayaklarının dibine doğru ittirdi. İnsanüstü bir çaba ile o 3 santimetrekarelik yere sığmayı başardı.
Alkışlamak istedim ve o an sadece martılar vardı, evet.
Cuma, Aralık 12, 2008
Unutmak
4 yıl önce, istanbul.com'da çalıştığım zamanlardan bir vapur ve otobüs hikayesi.
Yatağın sıcaklığı ve uykunun dayanılmaz cazibesini bırakıp yine sabahın köründe evden çıkan kahramanımız (ki ben oluyorum bu), Kadıköy'deki Beşiktaş vapur iskelesine iner. İskelede bir Beşiktaş, bir de Ada vapuru beklemektedir. İkisine de şöyle uzaktan bakan kahramanımız, görevliye hangisinin Beşiktaş'a gittiğini sorar. Görevli Beşiktaş vapurunu işaret ettiği halde lilly, diğer vapura doğru yürümeye başlar. Tam Ada vapuruna binecekken, görevlinin "o değil abla, bu bu!" nidalarıyla biraz ayılır ve geri dönerek diğer vapura yönelir.
Vapur yolculuğunu kazasız belasız atlatarak Beşiktaş iskelesinde inen lilly, otobüs durağına yürür ve Zincirlikuyu'dan geçen herhangi bir otobüse biner. Koltuğa yerleşir. Uyku ile uyanıklık arası bir moda girer. Bu arada otobüs de ilerlemeye devam etmektedir ve Zincirlikuyu durağına yaklaşır.
Bir ara kendine gelen lilly'nin beynini bir soru kemirmeye başlar:
"Birşey unuttum ben, kesin unuttuğum birşey var. Neydi ya neydi?"
İlginçtir ama Zincirlikuyu durağında inen kimse olmaz ve otobüs Levent'e doğru ilerlemeye devam eder. Derken lilly'nin kafasında şimşekler çakar:
"Hayallah kahretsin inmeyi unuttum Zincirlikuyu'da!"
Evet lilly'nin beynini kemiren sorunun cevabı, Zincirlikuyu'da inmesi gerektiğini unutmasıdır. Ama artık yapacak hiçbişey kalmamıştır. Lilly Levent'te iner, metroya biner ve tırıs tırıs Esentepe'ye gider.
Yatağın sıcaklığı ve uykunun dayanılmaz cazibesini bırakıp yine sabahın köründe evden çıkan kahramanımız (ki ben oluyorum bu), Kadıköy'deki Beşiktaş vapur iskelesine iner. İskelede bir Beşiktaş, bir de Ada vapuru beklemektedir. İkisine de şöyle uzaktan bakan kahramanımız, görevliye hangisinin Beşiktaş'a gittiğini sorar. Görevli Beşiktaş vapurunu işaret ettiği halde lilly, diğer vapura doğru yürümeye başlar. Tam Ada vapuruna binecekken, görevlinin "o değil abla, bu bu!" nidalarıyla biraz ayılır ve geri dönerek diğer vapura yönelir.
Vapur yolculuğunu kazasız belasız atlatarak Beşiktaş iskelesinde inen lilly, otobüs durağına yürür ve Zincirlikuyu'dan geçen herhangi bir otobüse biner. Koltuğa yerleşir. Uyku ile uyanıklık arası bir moda girer. Bu arada otobüs de ilerlemeye devam etmektedir ve Zincirlikuyu durağına yaklaşır.
Bir ara kendine gelen lilly'nin beynini bir soru kemirmeye başlar:
"Birşey unuttum ben, kesin unuttuğum birşey var. Neydi ya neydi?"
İlginçtir ama Zincirlikuyu durağında inen kimse olmaz ve otobüs Levent'e doğru ilerlemeye devam eder. Derken lilly'nin kafasında şimşekler çakar:
"Hayallah kahretsin inmeyi unuttum Zincirlikuyu'da!"
Evet lilly'nin beynini kemiren sorunun cevabı, Zincirlikuyu'da inmesi gerektiğini unutmasıdır. Ama artık yapacak hiçbişey kalmamıştır. Lilly Levent'te iner, metroya biner ve tırıs tırıs Esentepe'ye gider.
Cuma, Şubat 02, 2007
Bu bir vapur hikayesidir
Geçtiğimiz Pazartesi İstanbul'da şiddetli lodos hakimdi. Ben ve kalabalık, söz verdiğimiz gibi Kadıköy İskelesi önünde buluşmuş, 14:45 vapurunu beklemeye koyulmuştuk. Beşiktaş sahiline vuran dalgalar, sürekli yön değiştiren çılgın rüzgarın da etkisiyle, hangi yöne savrulacağı belli olmayan kavisler çizerek bizimle adeta yakartop oynuyordu. Bu iskelede sigara içmenin ayrı bir tadı vardır. Fatih Erkoç'un da altını çizdiği gibi, genelde yarısını rüzgar içer. Fakat şimdi diğer yarısını da deniz söndürüyordu! Sonra ufukta vapurun görünmesiyle hep beraber duştan çıkıp kapıya doğru yöneldik. Vapur kıvırta kıvırta geldi, bir müddet önümüzde durdu, sonra aldı başını Boğaz'a doğru açıldı. Ben vapur seferlerinin iptal olabileceğini düşündüm. Ancak vapur ilerden ters bir manevra yaparak daha değişik bir açıyla tekrar iskeleye doğru yöneldi. Nihayet yanaşabilmişti.Kapıların çekilmesiyle birlikte cümbür cemaat doluştuk. Zafer sarhoşluğu içinde bir o yana bir bu yana doğru savruluyorduk. Kendimi Lunapark'taki bir oyuncağın içinde gibi hissettim. Zoraki bir yere oturabildikten sonra yaslandım arkama ve bu eğlencenin tadını çıkardım. Vapur hareketlendi ve Kadıköy'e doğru yola çıktı. Marmaris'ten Dalyan turuna katılmış olanlar bilir, genelde bu deniz yolu oldukça dalgalıdır ve yolcuların yarısı kusar. Çocukken bu büyük teknelerden birinin en uç noktasına oturmuş ve bir daha asla tekrarlanmayacağını düşündüğüm dakikaları yaşamıştım. Abartmıyorum, teknenin ucu denizden 5-6 metre yükselirdi. Ve şimdi bir İstanbul şehir hatları vapurunda bu deneyimi yineliyor olmak oldukça ilginç ve heyecanlıydı. Karın boşluğum kelebeklenmekle meşgulken, tüm yolcular olarak vapurun ani düdüğüne irkildik.
Vapur neredeyse 30 saniyedir düdük çalıyordu. Herkes bir o pencereden bir bu pencereden dışarı bakarak neler olduğunu çözmeye çalışıyordu. Sağ paralelimizde (Haliç tarafı) devasa bir şilepin seyirdiğini gördüm. Ancak Kadıköy zaten solda kaldığı için onun bir problem yaratıyor olması imkansızdı. Derken sol taraftan, muhtemelen Eminönü ya da Karaköy'e doğru yola çıkmış başka bir vurupun doğrudan üzerimize geldiğini gördüm. Sağımızdaki devasa şilep yüzünden kaçma şansımız da yoktu. Ben o esnada, illa ki sahil güvenlik bizi kurtaracağı için canımı değil ancak üzerimde bulunan bir takım elektronik eşyaların suyla teması yüzünden çıkaracağı arızaların derdine düşmüş ve hatta en hesaplı olarak nerede tamir ettirebilirim diye düşünmeye başlamıştım bile! Yavaşladık. Diğer vapurun bize neredeyse birkaç metre yaklaştığı bir anda şilep bizi geçmişti ve hemen sağa kırıp onun arkasına saklandık. Öyle ki, biraz daha bu yönde ilerleseydik, Beşiktaş-Kadıköy seferimiz Eminönü'ne zorunlu iniş yapacaktı! Aşağıda, durumu daha iyi analiz etmeniz için hazırladığım imaj bulunuyor:
Öteki vapur falso yaparak arkamızdan geçti ve kendi güzergahına geri döndü. Biz de şilepin tekrar sol tarafına geçerek Kız Kulesi'ni geride bıraktıktan sonra dalgakıranı kolumuza takıp nispeten daha durgun su üzerinde Beşiktaş İskelesi'ne yanaştık. Eğer vapurda bir ünlü olsaydı, o ölümden döndüğü için biz de ölümden dönmüş sayılcaktık ama.. Kader utansın..
Çarşamba, Ocak 24, 2007
vah yavrum vah..
Üniversitede okurken; okula gidiş için 3 vasıta kullanırdım..Göztepeden dolmuşla/otobüsle kadıköy, kadıköy'den vapurla eminönü ve ilk duraktan tramvayla beyazıd.. (tramvay kullananlar bilir; anonsları pek komik olurdu - sen kot ceketli, önce inene yol ver yavrum..üniversitede okumakla olmuyo :)) ya da duygusuz bir ses tonuyla Sultanahmet - blue mosque /turistler için..İşte deminki "beyazıd" durağını da aynı o tonda okumanızı isterim..)
Dolmuş kısa sürdüğünden; tramvayda da okuldan birilerine rastladığımdan sadece vapurda (şanslı günümdeysem eğer) bişeyler okuyabilir ve müzik dinlerdim..
Gene böle bi sabah; vapurun üst katında içerde; merdiveni çıkınca karşınıza gelen kapısız ana salonda (eminönü vapuru yalnız; bi düzgün hayal edin; beşiktaş diil :) sağdan ikinci sırada ters oturuyorum daha az kişiyle yüzyüze gidebilmek için..
Karşımda da orta yaşın üzerinde bir teyze var; çantası dışında mutlaka bir de torba taşıyan bütün yaşıtları gibi elleri kucağında kavuşmuş etrafa bakıyor..
İnsan kendisine uzakta da olsa bakan gözü hisseder ya hani...biliyorum, başım önde kitap okusam da, kulağımdaki müzikten başka ses duymasam da bana bakan biri var..kafamı kaldırıp da baksam mı acaba?..aman kimse kim yaa..ne bakıcam..sabah sabah şimdi sinirlenicem ne bakıyor bu bana diye..boşver oku sen..off okuyamıyorum ki..müzikle tempo tutucam tutamıyorum ayağımla; bana bakan kiimm??
Kafamı yavaşça kaldırdım sağı solu taramak için; ama kaldırır kaldırmaz zaten markaja alındım..o teyzeymiş evet..biraz bakıştık, sonra ben başımı indirip korunaklı dünyama geri döndüm..ara ara baktım hep bana bakıyodu ve gittikçe acıyan gözlerle..merak etmedim diil ama kitabın güzel bi yerindeydim..(merak eden varsa; puslu kıtalar atlası..ihsan oktay anar)
neyse okula bir vasıta kaldı sonunda biz eminönüne yaklaştık ve vapur tam durmadan her Türk insanı gibi ayağa fırladık..teyze de fırladı neyine güvendiyse :)
Sonra ilk iskeleye vuruşumuzda düşecek gibi oldu torbası ve çantasıyla ben de refleksle kolunu tuttum hemen..bana daha da acıyan ama minnettar bi bakışla döndü duyayım diye bağırarak "SAĞOL, EVLADIM..EKSİK OLMA" dedi...
neden bağırdı bu kadın bana şimdi yaa..bağırdı ama iyi bişey de dedi aynı zamanda yani yüzünde kızgınlıktan çok acıma vardı..alla allaaaa..garip bi ifadeyle baktım suratına sanırım..kulaklıkları çıkardım; zaten müzik çalmıyodu, şaşkınlıktan kulağımda kalmış öyle..
"ÇIKARMA ÇIKARMA, DUYMAZSIN KORNAYI FALAN ALLAH KORUSUN" dedi bu sefer de..
yaaa ters giden bişeyler var işte..çıkarmazsam duymam asıl..annem öle der hep; bu kadın farklı bir kültürden mi acaba...heheheh :)) bak sabah sabah ne kadar eğlendim kendi kendime..
gene garip bi ifade ve iç sesle baktım kadına..başkasıyla konuşuyordu..benim hakkımda..
"yavrum, pek küçük daha , pek sevimli..işitme cihazı kullanıyo bu yaşta, kader işte.."
yook kullanmıyorum teyze diycektim...buradan müzik geliyo herkesi rahatsız etmemek için kulaklıkla dinliyorum.. diycektim.. anlatacaktım.. ama kalabalık ilerledi.. teyze kalabalığa karıştı, bi an döndü bana baktı ama hızla yok oldu gitti.. anlatacaklarım bana bile saçma geldi..kimseyi rahatsız etmemek için kulaklıkla dinlemek.. mecburum sanki.. evet radyolar, pikaplar bu kadar küçüldü teyze.. evet hızlı ilerliyo herşey.. evet eski tadı yok hiç'bişeyin tabii haklısınız.. tabii ki dinleyebilirsiniz buyrun.. hepsi saçma geldi birden, herşey..
Kimseyle karşılaşmak istemedim; tramvayla değil yürüyerek gittim okula mercan yokuşundan, müzik dinlemeden, etrafı dinleyerek...
Dolmuş kısa sürdüğünden; tramvayda da okuldan birilerine rastladığımdan sadece vapurda (şanslı günümdeysem eğer) bişeyler okuyabilir ve müzik dinlerdim..
Gene böle bi sabah; vapurun üst katında içerde; merdiveni çıkınca karşınıza gelen kapısız ana salonda (eminönü vapuru yalnız; bi düzgün hayal edin; beşiktaş diil :) sağdan ikinci sırada ters oturuyorum daha az kişiyle yüzyüze gidebilmek için..
Karşımda da orta yaşın üzerinde bir teyze var; çantası dışında mutlaka bir de torba taşıyan bütün yaşıtları gibi elleri kucağında kavuşmuş etrafa bakıyor..
İnsan kendisine uzakta da olsa bakan gözü hisseder ya hani...biliyorum, başım önde kitap okusam da, kulağımdaki müzikten başka ses duymasam da bana bakan biri var..kafamı kaldırıp da baksam mı acaba?..aman kimse kim yaa..ne bakıcam..sabah sabah şimdi sinirlenicem ne bakıyor bu bana diye..boşver oku sen..off okuyamıyorum ki..müzikle tempo tutucam tutamıyorum ayağımla; bana bakan kiimm??
Kafamı yavaşça kaldırdım sağı solu taramak için; ama kaldırır kaldırmaz zaten markaja alındım..o teyzeymiş evet..biraz bakıştık, sonra ben başımı indirip korunaklı dünyama geri döndüm..ara ara baktım hep bana bakıyodu ve gittikçe acıyan gözlerle..merak etmedim diil ama kitabın güzel bi yerindeydim..(merak eden varsa; puslu kıtalar atlası..ihsan oktay anar)
neyse okula bir vasıta kaldı sonunda biz eminönüne yaklaştık ve vapur tam durmadan her Türk insanı gibi ayağa fırladık..teyze de fırladı neyine güvendiyse :)
Sonra ilk iskeleye vuruşumuzda düşecek gibi oldu torbası ve çantasıyla ben de refleksle kolunu tuttum hemen..bana daha da acıyan ama minnettar bi bakışla döndü duyayım diye bağırarak "SAĞOL, EVLADIM..EKSİK OLMA" dedi...
neden bağırdı bu kadın bana şimdi yaa..bağırdı ama iyi bişey de dedi aynı zamanda yani yüzünde kızgınlıktan çok acıma vardı..alla allaaaa..garip bi ifadeyle baktım suratına sanırım..kulaklıkları çıkardım; zaten müzik çalmıyodu, şaşkınlıktan kulağımda kalmış öyle..
"ÇIKARMA ÇIKARMA, DUYMAZSIN KORNAYI FALAN ALLAH KORUSUN" dedi bu sefer de..
yaaa ters giden bişeyler var işte..çıkarmazsam duymam asıl..annem öle der hep; bu kadın farklı bir kültürden mi acaba...heheheh :)) bak sabah sabah ne kadar eğlendim kendi kendime..
gene garip bi ifade ve iç sesle baktım kadına..başkasıyla konuşuyordu..benim hakkımda..
"yavrum, pek küçük daha , pek sevimli..işitme cihazı kullanıyo bu yaşta, kader işte.."
yook kullanmıyorum teyze diycektim...buradan müzik geliyo herkesi rahatsız etmemek için kulaklıkla dinliyorum.. diycektim.. anlatacaktım.. ama kalabalık ilerledi.. teyze kalabalığa karıştı, bi an döndü bana baktı ama hızla yok oldu gitti.. anlatacaklarım bana bile saçma geldi..kimseyi rahatsız etmemek için kulaklıkla dinlemek.. mecburum sanki.. evet radyolar, pikaplar bu kadar küçüldü teyze.. evet hızlı ilerliyo herşey.. evet eski tadı yok hiç'bişeyin tabii haklısınız.. tabii ki dinleyebilirsiniz buyrun.. hepsi saçma geldi birden, herşey..
Kimseyle karşılaşmak istemedim; tramvayla değil yürüyerek gittim okula mercan yokuşundan, müzik dinlemeden, etrafı dinleyerek...
Pazartesi, Ocak 22, 2007
Motorrr! (eh bir nevi vapur)
Ayrıca başlıktaki çift "r" aynı zamanda da az da olsa yeni başlayan çekimin duyurusunu yapan bir yönetmen edası da taşımıyor değil hani, hazır yeni başlayan Kadıköy-Kabataş seferinden ve o seferdeki "bu sefer de ölmedi" kızdan bahsedeksem... (doğru okudunuz bütün bunların hepsi sadece bir cümlede oldu) :)
Sabahları .15 ve .45 zincirini bazen kırmakta fayda olduğunu gördüm. Bu yeni hat ile .30 ve .00 saatlerinde deniz yolumuz var artık. Var ama ikidir denk geldiğim -ki en fenası bugündü, çünkü yanımda oturdu ve Kabataş'a kadar bir duman bulutu ile birlikte gittim- bir kız var bu 08.00 Kadıköy-Kabataş seferinde, kendisi öldü ölecek. Hayatımda bu kadar çok sigarayı bir çırpıda tüketen başka birini daha görmedim, tanımıyorum. Ben içmediğim için zaten anlamsız gelen uğraş bambaşka bir boyutta bu kişide. Buradan kendisine ve dolaylı olarak da ailesine ve diğer tüm sevdiklerine sesleniyorum.
"kızınız elimde değil ama onun hayatı sizin elinizde,
ailesi olarak öncelikle şunun sigara paketlerine el koyun,
sevgilisi olarak da sen delikanlı her ne yapıyor da üzüyorsan
bırak şunu artık da kız rahat bir nefes alsın!
bu sefer ölmedi ama bi dahaki sefere onu kaybedebiliriz, söylemesi...."
Sabahları .15 ve .45 zincirini bazen kırmakta fayda olduğunu gördüm. Bu yeni hat ile .30 ve .00 saatlerinde deniz yolumuz var artık. Var ama ikidir denk geldiğim -ki en fenası bugündü, çünkü yanımda oturdu ve Kabataş'a kadar bir duman bulutu ile birlikte gittim- bir kız var bu 08.00 Kadıköy-Kabataş seferinde, kendisi öldü ölecek. Hayatımda bu kadar çok sigarayı bir çırpıda tüketen başka birini daha görmedim, tanımıyorum. Ben içmediğim için zaten anlamsız gelen uğraş bambaşka bir boyutta bu kişide. Buradan kendisine ve dolaylı olarak da ailesine ve diğer tüm sevdiklerine sesleniyorum.
"kızınız elimde değil ama onun hayatı sizin elinizde,
ailesi olarak öncelikle şunun sigara paketlerine el koyun,
sevgilisi olarak da sen delikanlı her ne yapıyor da üzüyorsan
bırak şunu artık da kız rahat bir nefes alsın!
bu sefer ölmedi ama bi dahaki sefere onu kaybedebiliriz, söylemesi...."
Cumartesi, Aralık 23, 2006
Vapur'da moda çekimi mi varmış?
23 Aralık 2006... Az önce...
Kadıköy'den bindiğim Beşiktaş vapurunda arkadaşımın yeni aldığı ultra über mega cart curt telefonu kurcalıyoruz. (kurcalıyorum demek daha mantıklı sankim, ben kurcalıyorum o da aman bişey olmasın endişesiyle beni izliyor) Fotoğraf çekme gücü yüksek, iş işte! O kadar paraya gider adam gibi makine alırsın falan filan. Neyse mesele bu değil. Mesele ben fotoğraf makinesi ile uğraşmaktayken karşımızdaki abinin poz vermeye başlaması! Sanki dergilerimizden biri için vapur kiralamışız da, o da baş manken aman nasıl havalar nasıl havalar...
Yazarken de, muhtemelen sizler için okurken de eğlenceli gelmeyebilir.
Ama işte keşke de... A-aaa... Ben arkadaşımı arasam da, o fotoğrafları silmese, sonra da ben o fotoğrafları burada yayınlasam!!
Kadıköy'den bindiğim Beşiktaş vapurunda arkadaşımın yeni aldığı ultra über mega cart curt telefonu kurcalıyoruz. (kurcalıyorum demek daha mantıklı sankim, ben kurcalıyorum o da aman bişey olmasın endişesiyle beni izliyor) Fotoğraf çekme gücü yüksek, iş işte! O kadar paraya gider adam gibi makine alırsın falan filan. Neyse mesele bu değil. Mesele ben fotoğraf makinesi ile uğraşmaktayken karşımızdaki abinin poz vermeye başlaması! Sanki dergilerimizden biri için vapur kiralamışız da, o da baş manken aman nasıl havalar nasıl havalar...
Yazarken de, muhtemelen sizler için okurken de eğlenceli gelmeyebilir.
Ama işte keşke de... A-aaa... Ben arkadaşımı arasam da, o fotoğrafları silmese, sonra da ben o fotoğrafları burada yayınlasam!!
Çarşamba, Temmuz 12, 2006
"Yetkililere sesleniyorum!!"... (vapur hikayesi)
Eeeyy yetkilileerrr!!!!!
Bu sabah 8.15 vapurunda iki genç vardı, girişte dışarıda duruyorlardı,
birinin üzerinde lacivert tişört diğerinde de gömlek vardı beyaz (hani şu pantalonunu içine sokulur da, sokulmuş mu sokulmamış mı anlaşılmaz ya o cinslerden bir tarz şeklinde, neyse) ve ikisinin de saçları da saat 5'te uyanılmış ve taranmaya, jölelenmeye başlanmış gibiydi. Yine "neyse"... Çünkü anlatmak istediğim durumun üstündekilerle saçlarıyla alakası yok!!!!
İskele verilmeden atlamaya sebep kişiler olarak yazıyorum aklıma.
8.15'in ya da 7.45'in "koşan kadın"ından sonra (bkz. ortak defter, 7.45 vapuru) ilk kez birilerini akşamın bu saatine kadar aklımda tuttum. nereden buluyorlar ve neden böyle yapıyorlar bilmiyorum ama çözebileceğimi de sanmıyorum. Ayten'i sorguladıktan sonra bu konuyla ilgilenebilirim sanırım. :)) (bkz. aşağıda, "hadi abi hadii!!)
Neyse, ben konuyu anlatayım. Teşekkür mü ettiniz, rica ediyim bari..
Diyorlar ki ucubeler, daha doğrusu biri bir diğerine soruyor, "en iyi türk şarkıcısı kim? ama bütün dünya tarafindan söylenebilmeli ve de bilinmeli..." cevap vermek zorunda olan kem'ledi, küm'ledi, eee'ledi, öö'ledi Tarkan dedi, gırgır yapılıyoru diyerekten de araya Ankaralı Turgut ismini sıkıştırdı. Soruyu soran fazla uzatmadı ötenazi hakkını kullanarak cevabı kendisi verdi.
- Neco türkiyenin en iyi şarkıcısıdır abi, dedi ve devam etti..
Bi kere baksana adamın adı bile bunu söylüyor, neco, eniisio!!!!
Kulak misafirliğinden nefret ediyorum!!!!! Zehirlendim sabah sabah!!! Önce "denize adam düştü" diyesim, sonra da bunları atasım geldi, iki kişi oldukları için cesaret edemedim :)))
Neyse (bu neyse amma popüler oldu ya)
Ben buradan vatandaşlık görevimi yapıyorum, yetkililere sesleniyorum,
"Sayın yetkililerr,
bu çocukları yasaklayalım birlikte, elimden gelen yardımı yaparım, bu espiriyi yaasaklamak bu işi çözmez, bu işi çözse çözse dediğim gibi bu gençleri yasaklamak çözer. evet sayın yetkililer, bu çocukları bu saatten sonra topluma kazandıramayız, toplu taşıma araçlarından başka tek alternatifleri de kendi otomobillerini almak ama kimse bu masrafa girmez, gelin siz görevinizi yapın, bu çocukları yasaklayın...
Teşekkür eder, gereğinin yapılmasını arz ederim.
Mizah sever Erçin...."
Sesimizi duyarlar ve hemen harekete geçerler umarım! :)
Bu sabah 8.15 vapurunda iki genç vardı, girişte dışarıda duruyorlardı,
birinin üzerinde lacivert tişört diğerinde de gömlek vardı beyaz (hani şu pantalonunu içine sokulur da, sokulmuş mu sokulmamış mı anlaşılmaz ya o cinslerden bir tarz şeklinde, neyse) ve ikisinin de saçları da saat 5'te uyanılmış ve taranmaya, jölelenmeye başlanmış gibiydi. Yine "neyse"... Çünkü anlatmak istediğim durumun üstündekilerle saçlarıyla alakası yok!!!!
İskele verilmeden atlamaya sebep kişiler olarak yazıyorum aklıma.
8.15'in ya da 7.45'in "koşan kadın"ından sonra (bkz. ortak defter, 7.45 vapuru) ilk kez birilerini akşamın bu saatine kadar aklımda tuttum. nereden buluyorlar ve neden böyle yapıyorlar bilmiyorum ama çözebileceğimi de sanmıyorum. Ayten'i sorguladıktan sonra bu konuyla ilgilenebilirim sanırım. :)) (bkz. aşağıda, "hadi abi hadii!!)
Neyse, ben konuyu anlatayım. Teşekkür mü ettiniz, rica ediyim bari..
Diyorlar ki ucubeler, daha doğrusu biri bir diğerine soruyor, "en iyi türk şarkıcısı kim? ama bütün dünya tarafindan söylenebilmeli ve de bilinmeli..." cevap vermek zorunda olan kem'ledi, küm'ledi, eee'ledi, öö'ledi Tarkan dedi, gırgır yapılıyoru diyerekten de araya Ankaralı Turgut ismini sıkıştırdı. Soruyu soran fazla uzatmadı ötenazi hakkını kullanarak cevabı kendisi verdi.
- Neco türkiyenin en iyi şarkıcısıdır abi, dedi ve devam etti..
Bi kere baksana adamın adı bile bunu söylüyor, neco, eniisio!!!!
Kulak misafirliğinden nefret ediyorum!!!!! Zehirlendim sabah sabah!!! Önce "denize adam düştü" diyesim, sonra da bunları atasım geldi, iki kişi oldukları için cesaret edemedim :)))
Neyse (bu neyse amma popüler oldu ya)
Ben buradan vatandaşlık görevimi yapıyorum, yetkililere sesleniyorum,
"Sayın yetkililerr,
bu çocukları yasaklayalım birlikte, elimden gelen yardımı yaparım, bu espiriyi yaasaklamak bu işi çözmez, bu işi çözse çözse dediğim gibi bu gençleri yasaklamak çözer. evet sayın yetkililer, bu çocukları bu saatten sonra topluma kazandıramayız, toplu taşıma araçlarından başka tek alternatifleri de kendi otomobillerini almak ama kimse bu masrafa girmez, gelin siz görevinizi yapın, bu çocukları yasaklayın...
Teşekkür eder, gereğinin yapılmasını arz ederim.
Mizah sever Erçin...."
Sesimizi duyarlar ve hemen harekete geçerler umarım! :)
Perşembe, Mayıs 11, 2006
Vapurunuzu seçtiniz mi?
Vapurunuzu seçtiniz mi? Ben seçmedim. Çünkü hiç binmiyorum. Ancak beş yılda bir falan..
Etiketler :
Anket,
Bilgilendirme,
Genel,
Ned Dorsey,
Vapur
Çarşamba, Mayıs 03, 2006
"Çay Çay" (Vapur Hikayesi***)
- Çay çay?
- Sağol...
- Çay var çay çay çay...
- Yok sağol içmicez
- Çay var gençler!?!?
- Verme hayır tesekkürler...
- Çay..Çay Çay!
- Ver hadi tamam,
- E madem içicen ne bağırtıyosun....
Vapur. Burun, açık...
Sabah kabusuydu "Çay çay". İçmiyorumu anlamaz, dinlemez,
gözüne sokardı. Yaz kış burun açıktaydık. O da oradaydı, gezerdi aslında vapuru
ama orası onun bölgesiydi. Beyazımsıydı saçları, olur ya hani, beyaz değil ama gri de değil...
Herkesi tanırdı sanki, özellikle kalabalık grupları daha iyi bilirdi. Kalabalık dediğim de üç bilemedin dört kişi işte... Vapurda kalabalık sayılabilecek bir topluluk. İki kahkaha bir sessizlik sizi bilinir yapıverir vapurda oralıysanız ya, onun gibi.
"çay çay" bir selam gibi olmustu belki de...
- Sonra işte sabaha kadar oturduk, uyku akıyor gözlerimden resm..
- Çay çay!!!
- Yok sağol...
- Çay
- E ver hade bi tane..
- İç iç iyi gelir uykunu alır..
Selam gibi. Selamsız selamlaşma. Herkesle. Sırayla...
O kötü çayı hiç hatırlamadı damaklar, tek hatırlanan kulaklardaki sesti.
En kararlı adamın bile muhabbetini bölen, dönüp baktıran ses.
Sonra...
İtirazlardan sonra, nereye gidecek bu adamlar
ne yapacak bu insanlardan sonra...
Değişmesin vapurlarımızın sahipleri seslerimizden sonra,
sesimizin yetmediğini anladıktan sonra...
Çember sakallılardan sonra... inat etmenin yersiz ve gereksiz olduğunu anlamamızdan sonra...
"Çay çay" ve diğerleri yoktu sonra bir sabah. Şaşkınlıkla bakınıyorduk.
Ne kalkış kalkışa benziyordu, ne yolculuk yolculuğa.
Yanlış vapura mı bindik ne yaptık? Şoku atmak uzun sürmedi.
Alıştık her şeye olduğu gibi. Kapattık gözü kulağı elden ne geliyordu ki...
Yine sonra.
Taa o zamanlardan biri. Daha yeni.
Yanıma yaklaşıp "Çayçayy" dedi...
Vapur bizim oldu, dünyalar benim.
Bir çay söyledik, içtik, tadı berbattı, hiç umurumuzda değildi.
Uykumuzu aldı, bizi uyandırdı...
- Sağol...
- Çay var çay çay çay...
- Yok sağol içmicez
- Çay var gençler!?!?
- Verme hayır tesekkürler...
- Çay..Çay Çay!
- Ver hadi tamam,
- E madem içicen ne bağırtıyosun....
Vapur. Burun, açık...
Sabah kabusuydu "Çay çay". İçmiyorumu anlamaz, dinlemez,
gözüne sokardı. Yaz kış burun açıktaydık. O da oradaydı, gezerdi aslında vapuru
ama orası onun bölgesiydi. Beyazımsıydı saçları, olur ya hani, beyaz değil ama gri de değil...
Herkesi tanırdı sanki, özellikle kalabalık grupları daha iyi bilirdi. Kalabalık dediğim de üç bilemedin dört kişi işte... Vapurda kalabalık sayılabilecek bir topluluk. İki kahkaha bir sessizlik sizi bilinir yapıverir vapurda oralıysanız ya, onun gibi.
"çay çay" bir selam gibi olmustu belki de...
- Sonra işte sabaha kadar oturduk, uyku akıyor gözlerimden resm..
- Çay çay!!!
- Yok sağol...
- Çay
- E ver hade bi tane..
- İç iç iyi gelir uykunu alır..
Selam gibi. Selamsız selamlaşma. Herkesle. Sırayla...
O kötü çayı hiç hatırlamadı damaklar, tek hatırlanan kulaklardaki sesti.
En kararlı adamın bile muhabbetini bölen, dönüp baktıran ses.
Sonra...
İtirazlardan sonra, nereye gidecek bu adamlar
ne yapacak bu insanlardan sonra...
Değişmesin vapurlarımızın sahipleri seslerimizden sonra,
sesimizin yetmediğini anladıktan sonra...
Çember sakallılardan sonra... inat etmenin yersiz ve gereksiz olduğunu anlamamızdan sonra...
"Çay çay" ve diğerleri yoktu sonra bir sabah. Şaşkınlıkla bakınıyorduk.
Ne kalkış kalkışa benziyordu, ne yolculuk yolculuğa.
Yanlış vapura mı bindik ne yaptık? Şoku atmak uzun sürmedi.
Alıştık her şeye olduğu gibi. Kapattık gözü kulağı elden ne geliyordu ki...
Yine sonra.
Taa o zamanlardan biri. Daha yeni.
Yanıma yaklaşıp "Çayçayy" dedi...
Vapur bizim oldu, dünyalar benim.
Bir çay söyledik, içtik, tadı berbattı, hiç umurumuzda değildi.
Uykumuzu aldı, bizi uyandırdı...
Etiketler :
Çay,
Erçin Sadıkoğlu,
İstanbul,
Vapur
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)