Genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Haziran 03, 2008

IETT



iett linki: Burada.

Cumartesi, Mayıs 17, 2008

Blog ödülleri 2008 ödülümüz


Sonunda, fotosu burada.

Pazartesi, Nisan 21, 2008

Blog Ödülleri Başladıııııı


Blog ödüllerinde (aday gösteren arkadaşlara da teşekkür etmiş olalım) oy kullanma dönemi başladı. 5 Mayıs'a kadar www.blogodulleri.com adresine gidip, sisteme bir mail adresiniz ve şifreniz ile kaydolduğunuzda oy verme işlemini gerçekleştirebilirsiniz.

Önemli hatırlatma: Her kategoride yalnızca bir bloga oy verebiliyorsunuz. O yüzden, dikkat!

Otobüste blogu, yarışmaya "komünite/topluluk" kategorisinde aday oldu. Oylarınızı bekleriz.

Çarşamba, Mart 05, 2008

Otobüs Genel Bilgi


Otobüslerin sağında solunda yazan rakamlar vardır hani. Ne olduğuna dair herhangi bir fikrim yoktu. Bizim şoförden öğrenene kadar. Meğersem (mesela fotoğraftaki otobüste gösterdiğim gibi) o rakam yığınının başındaki şey, otobüsün "model yılı" oluyormuş. Yani fotoğraftaki bu otobüs 2007 modelmiş. Bu bilgiyi öğrendiğim sırada 2006 model bir otobüsün içindeydim. Eskiden kullandığı 92 model otobüsün nasıl da "canavar gibi" olduğunu anlatıyordu şoför bize.

Bir de İstanbul'daki taksiler ve minibüsler ile ilgili ek bilgi: İstanbul'a dışarıdan gelen kişilerin işine yarayabilir (hatta çoğu İstanbullunun da bu ayrımın farkında olmadığını keşfettim geçtiğimiz günlerde. O yüzden paylaşıyorum.).
Eğer önünüzde sarı bir taksi duruyorsa ve plakası T ile başlamıyorsa sahte taksi demektir (Yalnız, unutmayın; şehir dışında çalışan vişne rengi taksilerin plakası T ile başlamıyor).
Önünüzde bir minibüs duruyor ve plakası M ile başlamıyorsa o da kaçak minibüs demektir. Lütfen oradan hızla uzaklaşınız.

Perşembe, Şubat 22, 2007

Pembe Taksiler


Özgürümüz bildirmiş. Ben de Springwise'ın bültenini incelerken gördüm. Konu, blogumuzla ilgili olduğu için buraya da aktarayım dedim.

Malumunuz taksicilerimizin çoğunluğu [dünyanın her yerinde olduğu gibi] erkek. Ben yalnızca NTV'de Beyaz'ın ve Kadir Çöpdemir'in yaptığı "Biri Bana Anlatsın" isimli programda gördüğüm kadın taksi şoförünü biliyorum ama trafikte hiç denk gelmedim. Taksi şoförleri sadece bizim ülkemizde değil, neredeyse tüm dünyada "erkek mesleği" olarak biliniyor. Çoğu iş dalının "değişim yüzyılı" ile değişiklikler göstermesi gibi taksicilik alanında da ilginç örnekler yaşanıyor.

Özgür'ün gözlemlerinden üç-beş satırı buraya da geçireyim dedim:

Olay yaklaşık bir sene önce İngiltere'de yalnızca kadınlara kiralık araba sağlayan bir oto-kiralama firması ile başlıyor. Pink Ladies isimli bu firma yalnızca kadınlara, sürücü de isterlerse sadece "bayan şoförlü" araçlar kiralıyorlar. Ardından Moskova'da, bir girişimci olan Olga Fomina ve iki arkadaşı tarafından Pembe Taksi kuruluyor. Fakat Rusya'dakiler "yalnızca kadın yolcu taşırız" demiyorlarmış ve hem kadın hem erkek yolcu taşıyorlarmış. Ama hepsinde ortak yön, şoförün kadın olmasıymış. İşleri de iyi gidiyormuş ki, iki Daewoo araç ve iki şoför ile başladıkları iş hayatları 20 araç ve 27 şoförlü bir filo haline gelmiş. Şimdi de bu araçları Volvo S40'larla değiştirmeyi düşünüyorlarmış.
Ardından Dubai'de yalnızca kadınlara hizmet eden, yalnızca kadın şoförlerden oluşturulan bir taksi şebekesi 2007 yılında hizmete giriyor. Kadınların ve yanlarındaki çocukların daha büyük bir güven içinde ulaşımlarını sağlamalarına imkan tanıyor.
İran'da da kadın taksiciler başgöstermeye başlamış. Bu trend, "güvenlik" ve "kadınlar için yeni iş imkanları" tabanına dayalı bir biçimde büyüme eğilimindeymiş.

Türkiye'de de bence büyük bir açığı dolduracaktır. Erkek taksicilerin fevriliğinden çekinebilecek, kendisini anlayan kadın şoförleri tercih edebilecek bayanlar için elbette bulunmaz bir nimet olabilir. Trafikte diğer taksiciler ve erkek şoförler tarafından bir süre [kıskançlık kökenli] rahatsızlıklar yaşasalar da, sanırım bir süre sonra yollarda bol bol "pembe taksi" görebiliriz. Böylece önündeki araç biraz yavaşladı diye deli gibi kornaya basıp gürültü kirliliği yapan "erkek sürücüler"den de kurtulmuş olur trafiğimiz ve yolcular da gönül rahatlığı ile taksiye dönüp "hey taksi" diyebilir. Umarım.

Özgürümüz Alazımız'a da, Otobüste ahalisi adına, bu gözlemleri tüm dünya ile paylaştığı için teşekkür ederim : )

Niye Özgürümüz dediğimi de açıklayayım. Şimdilik gazetelerde televizyonlarda çıkmıyor Özgür'ün başarıları da, Türkiye'nin yetiştirdiği uluslararası adamlardan birisidir kendisi. Bir o kadar da mütevazı, bu başarılarını yakın çevresinden bile gizliyor neredeyse. Biz de TAK TAK TAK maşallah nazar değmesin diyerek, otobüste ahalisi olarak devamını bekliyoruz kendisinden. Söylemese de olur. Biz duyarız nasıl olsa bir gün:))

Özgür Alaz sevgili yolcular.

Cuma, Şubat 16, 2007

Ne yapmalı? Taksiler üzerine genel düşünceler

Nişantaşı'nda. Saat dört-beş suları. Trafik, akşam cümbüşüne hazırlık yapmakla meşgul. Tüm taksiler dolu geçiyor. En sonunda bir tanesi bana bakarak yaklaştı. Baktım, beni almak üzere durmuş (yani başka biri el etmiş de, onun için durmamış) bindim. "Nereye" diye sordu "AKM'ye" dedim.
Ne derse beğenirsiniz?
"Ya ben Beşiktaş'a gidiyordum da, yol üstünde bir yere gidersin diye durdum. Şimdi AKM'ye gidersem oradan dönemem. Acelem var. Arabayı servise götüreceğim...." bıdı bıdı bıdı başladı saymaya.

İlk defa bir taksici beni indirmeye kalktı. Şimdiye kadar sadece üç-dört kişilik bir grup halinde binmeye kalktığımızda bir taksicinin "mesafeyi beğenmeme" hastalığı ile karşılaşmıştım ama tek başıma iken ilk defa geliyordu başıma.

Ne yapsam diye düşündüm. Daha önceki düşüncelerim genel olarak "sen bilirsin" diyip inmek üzerine idi. Ama bu sefer "madem vaktin dar, niye ben çevirmediğim halde durdun ve daha binmeden önce nereye gideceğimi sormadan arabaya aldın" dedim.

"yaa işte Beşiktaş'a doğru bir yere gidersin diye düşündüm. arabayı servise götürmem lazım. akm'den dönemem şimdi..." vıdı vıdı vıdı yine aynı cümleleri ezbere saymaya başladı.

İyi akşamlar bile dilemeden indim. Arkasından da "b.k ye" dedim (dedim, itiraf ediyorum dedim)

Şimdi Meltem'in alttaki hikayesinden sonra yine aklıma geldi bu "indiren taksiciler". Bindikten sonra bir bahane ile indirmeye kalkan taksici geldi aklıma. Birçok kişiden de yoldaki trafiği görüp "ya ben karşıya geçemem", "OGS'm yok", "dönüşüm zor olur, siz motorla geçin karşıya" gibi yalan-dolan şeylerle insanların yolda bırakıldığını duydum. Peki bu taksicilere ne yapmalı, nasıl davranmalı.

Başlığa tekrar döneyim. "Ne yapmalı?"

Cuma, Ocak 05, 2007

Askerden dönerken

Almısım teskereyi bir heves ocak 24. koştum diyarbakır havaalanına, bir umut ama uçak seferleri kar buz ve sisten dolayı iptal. 6 ay boyunca nefret etmisim zaten sehirden (askerliğimi yapıyor olmaktan dolayı) bağlasalar durmam. onur air e bilet almıstım, saati geldi geçti sefer iptal. kostum pegasus var sırada ona bilet aldım bir iki saat geçti baktım o da iptal olacak aynen dısarı çıktım taksiye atladıım gibi otogara. otogar dediğim de bizim köyün otobus durağı daha bi derli toplu temiz durur zannımca. kapıdan adımımı atmamla 15 tane adam 6 ay boyunca alısamadığım o şiveleriyle üzerime cullandı biri kolumu cekiyor biri omuzumdan yapışmış abi gel nereye gitcen ankara mı istanbul mu? bi yandan korkuyorum işlemişler beynimize her çarşıya çıkışımızda aman dikkat bilmem ne bi anda kendimi bööle bir hengamenin içinde bulunca ne yapcaımı şaşırdım dokunmayın ulen die barıyorum adamlar ben baırınca sinirlendiler bi de ne diyon lan sen falan demeye basladı 2 3 tanesi eyvah dedim burda postu deldirioruz adamlar elbiselerimi parçalayacak kadar agresifçe kendi firmalarına beni kapmak için uuraşırken sanki hasar gören ben değilim bi de tersleyince üste çıkmadılar mı ben iice dellendim bir yandan da böyle koridor bir yerdeyiz, genişçe, sağda sıralanmış turizm firmalarının "yazıhaneleri" var onları kesiyorum. çantama mukayet olmaya calışıyorum ve düşünüyorum falan, beyin maksimumda çalışıyo. ( bu da neki diyorsanız anladınız; ben bu kadar zekiyim napem) herneyse güç bela bir silkindim ve eli yüzü biraz düzgün gördüğüm bir ofise doğru adamları sürükledim ve kendimi zor bela içeri attım. Oraya yöneldiğimi görünce zaten oranın adamı anladı hemen inceden beni korumaya geçti ve postu bir iki hafif zedelenmeyle kurtardık. aldım bileti oturdum ama 4 saat var. plan şu adanaya gidecem ordan uçağa binecem. inceden ulan kalsaydın uçak seferleri baslayana kadar ne sabırsız bi adammıssın die kendime küfür ediom bi yandan hala endiseli etrafı kesiyorum bir yandan tuvaletim gelmis yazıhaneden dısarı çıkmaya korkuyorum neyse o halde otobusun vakti geldi bindik gittik (bu postu bana anımsatan bir kaç post onceki o otobus ve film olayı) muavin bir süre sonra film koydu ve ne olsa beenirsiniz? hababam sınıfı askerde.. !"^$%&'()=?_

8 saatte adanaya gittim adana hava ii görünüyor gidersin havaalanına gecenin 11 i mi ne bu sefer de istanbuldaki pistin buzlu olmasından dolayı uçuş iptal o gün içinde istanbula ulaşmayı başaramamıştım.

Pazartesi, Ocak 01, 2007

karada da denizde de otobüsteyim..

minibüsleri, dolmuşları sevemedim oldum olası..otobüs gibisi olmadı hiç... fazla iletişim kurmak zorunda olmadığım için mi; sürekli gözlem yapabildiğimden mi; kendi işimi halledebildiğim için mi bilmem; en çok otobüslerde rahat ederim.. saatleri düzenlidir bi kere; duraklarında nizam vardır..şoförleri daha derli toplu, daha sorumluluk sahibidir..
Bindiğiniz andan itibaren inene kadar eksik gediğiniz yoksa kimseyle konuşmak zorunda kalmazsınız..Biletinizi atar ya da akbilinizi basar (ki tam ve öğrenci için farklı sesler çıkarır/müşteri segmentasyonu), arkaya doğru ilerlersiniz..bana göre otobüslerde en güzel yer doğa dostu yeşil olanlarda soldaki tekli koltuklardır ya da en arkadaki boş sahanlık gibi bölüm..
Ortada ayakta durmaktan nefret ederim; kum torbası gibi asılıp sağa sola sallanırken çantaya mı hakim olayım, kendime mi bilemedim hiç..Çünkü sırt çantanızı sırtınıza takmıyorsanız başınıza bela olur (herşey yerinde güzel tabii :)
otobüste sırtınıza takıyorsanız da gerginlik yaratabilir; gelip geçemeyenler yüzünden.. Yani normal şartlar altında tadından yenmeyen sırt çantası otobüste tarafımca pek tavsiye edilmez..
yolculuklar esnasında kavgalar minibüsteki kadar sık yaşanmaz ama eğer yaşanırsa minibüsteki vurdumduymazlık burda yerini toplu bir harekete bırakır. Gerekirse şoföre karşı bile gelinir (ne cesaretse..) Hatta başkaldırırken genelde; “hadi ama kardeşim yürü; işimiz gücümüz var” cümlesi tercih edilir..

ineceğiniz yer konusunda daha az endişe duyarsınız; siz unutsanız bile biri genelde düğmeye basmış olur hatta son dakikaya kadar yerinizden kalkmanız ve kapı önü sırasına girmeniz gerekmez..son anda son derece cool bi tavırla kalkar ve esnek bi hareketle aşağı inersiniz…ters de tepebilir;
son anda önünüzde biri durur; onunla cebelleşiyim derken şoför hareket eder; “şoför bey inecek vaaarr” diyerek son hamlenizi yapar ancak kapıya sıkışıp acizliğin dibine vurmuş şekilde kalabilirsiniz..buradaki önemli nokta şu; kalmayabilirsiniz de :) bu tamamen sizin kıvraklığınıza; öngörünüze, deneyiminize bağlı (kolay mı sandınız toplu taşıma aracına binmeyi..)

kaza yapma riskiniz diğer küçük toplu taşıma araçlarına göre daha azdır; yapsanız bile olay yerinde beklemezsiniz çünkü belediye otobüsleri her koşulda haklıdır; otobüs şoförlerinin alemin gerçek kralı olması bundandır..

Otobüsleri hep tek geçtim..karada da denizde de..bakın şimdi size ne anlatıcam :)

2005 mayıs’ında bir cuma akşamı iş çıkışı bir arkadaşımla bakırköy’den deniz otobüsüne bindik saat 18:00 civarı ve yolumuz oldukça uzun..önce kadıköy orta dünya'dan dvd alıcaz; sonra da bayramoğlu otobüsüne yetişip haftasonunu geçirmek için bizim eve ulaşıcaz..
E hem Cuma, hem iş çıkışı; bizde olağan olan sohbet durumu o gün had safhada zaten.. O başlıyo ben tamamlıyorum; ben giriyorum konuya; o başka yerden çıkıyo gülüyoruz eğleniyoruz vs..Bindik deniz otobüsüne oturduk başladık gene konuşmaya..neyse..yolculuk gayet rahat deniz otobüsünde biliyosunuz; vakit nasıl geçiyo anlaşılmıyo..biz de anlamadık..deniz otobüsü iskeleye yanaşınca hemen çevik hareketlerle bi yandan da konuşarak indik..
Ben çocukluğumdan beri kadıköylüyüm; bilmediim yeri yoktur; o kadar iddialıyım yani..Dedim ki; “bak şimdi seni ara yollardan öle bi çıkarıcam ki orta dünya’nın önüne çok şaşıracaksın”.. yürüyoruz, iskeleden çıktık yola vardık; ne zamandır gelmiyodum kadıköy’e o kadar değişmiş ki..bu binalar falan..alla allaaaa..ilginç..hakikaten değişmiş..burda çaycılar yokmuydu yaa..neyse..epey oldu ben gelmeyeli..falan derken bi baktım kocaman YENİKAPI yazıyor..beynimden vurulmuşa döndüm..deniz otobüsüne geri koşma çabamız başarısızlıkla sonuçlandı, tam 1 saat oturup diğer deniz otobüsünü bekledik, orta dünya’da istediğimiz dvdler yoktu bayramoğlu otobüsünü kaçırdık ve tren+taksiyle eve varmamız gece 22:30 oldu..

hala alay eder benimle; hatırladıkça..demek kadıköylüsün doğma büyüme diye :) en kötüsü de bu…

Pazartesi, Aralık 18, 2006

Otobüs Blogger Beta'da

Geçtik Beta'ya.

Yazarlarımızın hesaplarını beta'ya geçirmesini bekliyoruz. Yeni post gelene kadar route haricindeki tüm duraklara gideceğiz.

Her yazının altındaki kategoriler ile "sadece otobüs hikayelerini okumak istiyorum" gibi bir hakkınız da var artık. Mesela.

Perşembe, Aralık 14, 2006

Bilgi

101nci post'u kaldırmak için login olduğumda bir de ne göreyim. Beta versiyona geçebileceğimizi haber veriyor.

Ne dersiniz sevgili yolcular, geçelim mi? Etiket vererek, otobüs, minibüs, taksi, vapur, tren gibi kategorilerdeki yazıları da bölebiliriz böylece.

Geçelim mi? Geçmeyelim mi?

Anketimiz başlamıştır.

Görüntü değişmeyecek fazla. Sadece ilk açılış kısmı biraz daha sade oluyor. Bir de post'u yazdığınız bölümün altında "label" kısmı oluyor, yazdığınız hikaye hangi araç ile ilgiliyse onu yazıp (otobüs, tren, metro, taksi, vapur, deniz otobüsü.. vb) bir de hikayeye etkisi olan ögeleri ikinci bir label olarak yanına yazabiliriz (simit, köfte, ekmek arası, kırmızı ışık, yaya geçidi, duraktaki ilan, şöför amca, makinist teyze....vb).

Cuma, Aralık 08, 2006

Venus Durağında Kadınlardan Kaçmak

Tam anımsamıyorum ama galiba yıl 2339 du. Her bekar erkek gibi huzurlu evimin duvarlarının arasına sığınmış oturmakta ve günlerimin keyfini sürmekteydim. Ancak şeytan durmadı ve beni www 8.1 in o engin büyülü dünyasında gerçek olamayacak kadar rüyalarımın bile görse kendi üretkenliklerinden utanacakları bir kadınla karşılaştırdı. Ve ben bir kaç sanal keyif anından sonra onunla buluşmak için yollara yani aşk gezegeni Dünyaya doğru yola çıktım. Çıkmaya niyetlendim daha doğrusu.. Işınlanmaya param yetmediği için uzay taksisi aranmaya başladım. Bazı donemlerde gerçekten çok ucuz olabiliyorlardı. Ancak sanırım o donem benim ihtiyacım olan bu donem değilmiş. Işınlama kadar pahalı olmalarını hiç ummamıştım. Diğer halk tarzı ulaşım çozumleri ise zaman olarak uygun değildi. Yıllarımı dünyaya gidebilmek için harcayabilirdim ama yine de başarılı olamayıp bilinmedik bir uyduda benimle aynı kaderi paylaşan onlarca insanla birlikte boğazım kesilmiş olarak ve iç organlarımı kaybetmiş bir şekilde cürüyebilirdim.

Çaresizlik içinde en kalabalık terminallerden en ücradaki en tenha terminallere koştururken ve cebimde zaten az olan paramı tüketirken bir an başaramayacaımı anladım ve dedim ki bunun üstüne en iyisimi bi cek denyılz iç evlat gerisi hikaye. Hiç aynaya bakmadın mı? senin neyine karı kız.

Fikir daha kafamdan geçmesini bitirmemişti ki ben ilk gözüme ilişen bara oturmuş kadehimi de elime almıştım. İlk yudumu boğazımdan aşağıya yollayıp midemde yanarak ilerleyen sıvıyı hissederken gözüm yanımdaki meksika şapkalı adama takıldı. Meksika dünyadaydı. Bunu biliodum cünkü cek denyılzdan sonra en fazla tequila tüketirim. Barmene bir el ettim ve adama bir kadeh koymasını işaret ettim. Adam hiç itiraz etmeden kadehi aldı aazında birşeyler geveledi ve kafaya dikti. ben de herşey çok pahalı dünyaya gitcem ama gidemiyorum kaldım buralarda diye dert yanmaya basladım. Adam bana doğru döndü iyice elini kaldırdı işaret parmağını yüzüme doğru salladı bir şey diyecekmiş gibi dudaklarını araladı ve.. ve tabureden aşağı düştü.
--

Perşembe, Kasım 23, 2006

Musait bir yerde inebilir miyim İstanbul?

Doğduğum köyü merkez kabul edip, 200km çapında bir çember çizmişim kendime. Gezintim bu çemberin dışına çıkmamış daha üniversite sınav sonucu elime gelene kadar. Sınav sonucu ise "O çember genişleyecek yavrucuğum" deyiverince düşmüşüm İstanbul yollarına.

İlk günlerimde yüksek binaların tepelerine bakmaktan boynumun tutulması ve açık ağzımdan damlayan suların ayakkabımda leke yapmış olması gibi dertlerle cebelleştim. Pek tabii, böyle şeylere alışık değilim köyümden.

Otobüsler ise benim için yeni bir zeka sorusu gibi gelmişti. Semt isimleri, numaralar, biletliler, paralılar... Hangisine binilir, bindiğimde nereye gider bu? Nerede durur? Ben nerede inmeliyim? Aman tanrım bu ne belirsizlik? Ki o zamanlar quantum fiziğinin "kuu"sunu duymamışım.

Durakların yanındaki "Gel abi, bilet var abi, gel abi" diyen küçük doğulu çocuktan -sonradan öğrendiğim- normal fiyatının iki katına bilet alıp, kazığı yeyip, daha ayılamamışken, ayakkabımın burnunu çiğneyip geçen otobüsün, elimdeki, çizgili defterden simetri kuralları hiçe sayılarak yırtılmış kağıdın üzerindeki numara ile uyuştuğunu görüp, elimde biletle girmeye çalışıp, kapının hemen yanındaki yolcudan (yine sonradan öğreniyorum o yolcu değilmiş, muavinmiş) "Çekil git kardeşim salak mısın!" diyerek itildiğimde eşekten düşmüş gibi oldum. Bir elimdeki yırtık çizgili kağıda, bir bilete bir de aynı çığırtkanlıkla bilet satmakta olan doğulu çocuğa baktım kaldım.

Doğru numara olmasına rağmen neden beni otobüse almadıklarını anlayamamış olmamı kafama takmayarak ve yılmayarak doğru numara yazan otobüslere saldırmaya devam ettim. Sonuncusuna koşarak yetişip, orta kapıdan girmeyi başardım.

Soluk soluğa alnımdaki teri silmek üzereyken şöförün "Hey arkadaşım! Orta kapıdan giren!" diye bağırdığını duydum ama herhangi bir tepki vermedim. Orta kapıdan binen sadece ben olamazdım ya. 360 derece dönerek, 2 milimetre yakınımdakilere baktım, kimse istifini bozmuyor. Şöför yine bağırıyor; "Kardeşim bilet! Heey sana diyorum!". Bileti duyunca ayıldım. Aldığım bileti vermemiştim. İnsan selini yararak şöföre doğru ilerledim.

Bileti, Formula 1 pilotu gibi manevralarla ilerlemekte olduğunu gördüğüm şöföre uzattım. Elim bir süre havada kaldı. Normal olduğunu düşündüm. Çünkü aralıksız zor manevralarla ilerliyordu. Yolun sakinleşmesini bekledim. Bu arada savrulmamak ya da ön camdan fırlamamak için tavan ile yer arasını bağlayan otobüsün formunu korumak için koyulduğunu düşündüğüm direğe dengemi sağlama amacıyla tutundum.

Bir dizi manevranın arasında, son hızla devam ederken şöför başını kaldırarak ters bir şekilde bana baktı. Bu beklemediğim bakış beni sersemleştirmişdi. Göğüs hizasında havada, elimde duran bileti şöförün göz hizasına getirdim. Sanki göz kapaklarıyla bileti elimden alabilecekmiş gibi. Dediğim gibi, sersemleşmiştim işte. Şöför iyice sinirlendi "Kardeşim oyun oynama benimle! At şu biletini!" diyerek ön camın orada duran turuncu kutuyu gösterdi. O an biletin kutuya atılması gerektiğini anladım.

Tam biletimi atmış arkalara doğru ilerlemek üzereyken ineceğim yere geldiğimi nasıl anlayacağımı düşünmeye başladım. Gerçekten nasıl anlayacaktım ki? Daha önce hiç orada bulunmamıştım. Ne bir referans noktam vardı ne de bir haritam. Bu nedenle şöförün hemen dibinde durmaya karar verdim. Öylesine çıkmış bir karardı. Bir anlamı yoktu. Belki de beynim durunca fiziksel olarak da durmak zorunda kalmıştım. Bilemiyorum.

Şöförün açık camından gelen temiz hava ile beynim toparlanmış olacak ki, şöförün yanında durmamın hayırlı olabileceğini farkettim. Ona sorabilirdim. Hatta o benim ineceğim durağı bile söyleyebilirdi. Neden söylemesindi ki? Evet, demin bana kızmıştı ama yine de söylemesini, bana yardım etmesini ummaktan başka şansım yoktu. Yoksa otobüs durana kadar gider, "Son durak arkadaşım insene!"yi işitirdim.

Neyse ki şöförü bana yardım etmesi konusunda ikna edebilmiştim. Artık rahattım. Şöför bana ineceğim durağı söyleyecekti. Ben de zaten hemen yanındaydım. Hatta eğilip, başımı onun başı ile aynı hizaya getirmiştim ki beni o durak gelince hemen bulabilsin.

Vucudum yaklaşık 65 derecelik bir açı ile şöför ile birlikte ön cama bakmakta iken aklıma "Ya unutursa" geldi. Ya şöför benim inmem gereken durağa geldiğimizi söylemeyi unutursa? Deminden beri 3 durak geçmiştik. Ya onlardan birisi idiyse inmem gereken yer. Evet, şöförün nefesini duyabilecek yakınlıktaydım ama yine de unutabilirdi. Bir sürü işi, düşüncesi vardır, beni mi hatırlayacak diyerek, şöföre "Eee acaba daha ne kadar var?" dedim. 15 saniye süresince ses vermeyince duymadığını düşünerek tekrar sordum. "Var daha var" gibi rahatlatıcı bir ses çıkardı şöför.

Dördüncü "Geldik mi acaba?" sorumun hemen sonrasındaki durakta şöför "Aha burası! Hadi in" dedi. Çok teşekkür edip indim. Başarıyla bilmediğim bir yerden bilmediğim bir yere gelmiştim. Kendimi alkışlamalıydım. Alkışlamadan önce gideceğim üniversiteyi sordum bir bey amcaya. Bey amca "Ohooo" dedi. Önce onu yaklaşan yılbaşı dolayısı ile heyecanlanan bir Hristiyan zannettim (Bkz: ho ho ho) ama sonra "Üniversite daha çok ötede. Neden burda indin ki?" deyince şöförün 4. sorumdan sonra neden beni hemen inmeye teşfik etmesini anlamıştım. Geç olmuştu ama anlamıştım. Hatta beynimin geç işlediğini de anlamıştım.

Yani kısacası İstanbul ve otobüsleri benim aslında ne kadar geri zekalı olduğumu farkettirmişti. Defalarca teşekkür ederim. Artık ona göre davranıyorum, kendime karşı önlemimi alıyorum.

Not: Dikkat! Abartma tozu içerir.

Pazartesi, Ekim 23, 2006

Otobüs bayram yolculuğu

Sevgili yolcular,

Bayramınızı tebrik eder yolculuk keyfini maksimumda yaşamanız için otobüslerimizi, metrolarımızı, vapurlarımızı, hafif raylı sistemlerimizi, trenlerimizi, taksilerimizi sevmenizi dilerim.

Tutmayın beni, şöför amcanın, makinist teyzenin de bayramını kutlayacağım. Yaw tutmayın beni kutlayacağım işte.

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN ŞÖFÖR AMCAAAAAAAAAAA, MAKİNİST TEYZEEEEEEE

Pazar, Eylül 24, 2006

Masal gibi

Bu yazı Milton Keynes-Londra arasını 1 saat 20 dakikada gelen bir Volvo'nun bej rengi deri kaplı geniş arka koltuğunda yazıldı:
Otobanı değil de eski yolu tercih eden orta yaşlı İngiliz şoförümüz bize meğer ne büyük bir güzellik yapmış.Köylerin ve at çiftliklerinin yanıbaşında sıralandığı bir yoldan kıvrıla kıvrıla gidiyoruz.Bazen o tablo gibi köylerin içinden geçiyoruz, bazen emekli bir yarış atıyla karşılaşıyoruz.Evler, bahçeler, evlerin huzur kokan dantel perdeleri, yemyeşil düzlükler, sessiz koyun sürüleri...25 sene önce resimlerine bakıp hayallere daldığım bir masal kitabında gibiyim.Her dönemeçten sonra karşıma çıkan resim biraz daha gözlerimi yaşartıyor.Ben daha küçücük bir ortaokul birinci sınıf öğrencisiyken okulumuza bir İngiltere turunun reklamını yapmak isteyen tur şirketinin broşürleri bırakılmıştı.Belki yaşımın küçüklüğünden belki başka sebeplerden ötürü ben o tura gönderilmemiştim.Sene 1985 veya 86...Ama o broşürün şiirsel güzellikteki resimleri nasıl kazınmışsa zihnime, bunca zaman sonra aynen gözümün önündeler.Şimdi ben o resimlerin içinden geçiyorum.
Bir zamanlar bilerek veya bilmeyerek yaptığım iyi birşeylerin mükafatını mı alıyorum acaba? Bunlar teşekkür gözyaşları olsa gerek.:)

Perşembe, Temmuz 06, 2006

Taksi Hikayesi - Genel

İstanbul'daki taksileri düzenlemek için bir "tasarı" hazırlandığını öğrendim geçenlerde haberlerden. İstanbul'da klimasız, navigasyon sistemsiz taksi kalmaması için çalışmalar başlatılacakmış. Ayrıca eski model araçların yenilenmesi zorunlu olacakmış. Yani elveda Şahinler Doğanlar..

Ayrıca "kısa mesafe olduğu için yolcuyu indiren", "trafik var o yönde gitmem" diyerek yolcuyu yarı yolda indiren taksicilere ceza verilmesi konusunda ciddi bir çalışma yapılacakmış. Ne güzel.

Taksicilerin en sık dile getirdiği şikayet ise, açık yolu tercih ettiği için, müşteriyi düşündüğü halde, "fazla para almakla" suçlanmaları.

Bugün, bir taksiciye yolu ben tarif ettim. Unkapanı'ndan Şişli'ye.

Navigasyon sistemini sormuştum bir taksiciye. Bana, "abi şimdi o sistemin göstereceği yolu müşteri beğenmeyecek, yine aynı tartışmalar yaşanacak.." diyerek savunmasını dile getirdi. Navigasyon belki de sadece, "bilinmesi gerektiği halde bilinmeyen caddeleri" öğretecek. Gerisi aynı hikaye olmaz inşallah.

Bir nokta daha olacak. "Klimayı açamam, camı aç" demeye devam edecek taksiciler. Yeni tasarıda bunlar için de "ceza" uygulamaları düşünülüyormuş. Ne güzel.

Perşembe, Mayıs 11, 2006

Vapurunuzu seçtiniz mi?

Vapurunuzu seçtiniz mi? Ben seçmedim. Çünkü hiç binmiyorum. Ancak beş yılda bir falan..