Selim Yörük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selim Yörük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Şubat 12, 2007

Fazla Nazik Bey otobüse binmemeli

Denize oturan martıları izleyip, vapurların düdüklerinden bahsettiğimiz Beşiktaş iskelesindeki çay bahçesindeki tatlı sohbetin ardından evin yolunu tutacağız. Bu tatlı sohbetin kırıntılarından bahsederekten Akaretler durağına doğru ilerliyoruz.

Deniz tarafından gelip, yanımızdan hızla geçen otobüsün Kadıköy'den yüzerek gelebileceğini dile getirerek şaka hazırlıkları yapıyoruz arkadaşlarla. Bazıları "Olur mu canım öyle şey, Üsküdar iskelesinin ordaki duraktan geliyor o otobüsler" derken, benim de içinde olduğum diğer grup "Neden olmasın yahu" diyor. Geleceğe Dönüş'teki DMC gibi tekerlerini yatay hale getirip, birinci viteste pek ala Kadıköy'den buraya kadar gelebileceğini savunuyoruz.

Şaka hazırlıkları yapmakta iken pek fazla gülüşmüş olmalıyız ki, koyu kahverengi takımı ile orta yaşı daha yeni uğurlamış, sinek kaydı tıraşlı bir bey bize "Münesabetsizler... Zamane gençleri işte, ne olacak!" dercesine bakıyor. Umursamıyoruz ve inatla "Yüzen İETT Otobüsü" şakamızı son raddine kadar zorluyoruz.

Şakayı savunan grubun her elemanı katıla katıla gülüp, ardından "Ama denizde yolcu indiremez. İndirir ama acil çıkış yazan camları kırıp inebilir. O zaman da otobüs batar" gibi futuristik ve bir o kadar da absürd bir abartı tozu ekliyor. Şakaya başından beri ciddi yaklaşan grup ise, "Ota boka gülüyorsunuz yahu" anlamına gelen fizik kanunlarından da yararlanarak açıklamalar yapmaya çalışıyorlar.

Bizim grup gülüştükçe, koyu kahverengi takımlı bey, krem renkteki gömleğini büzüştürmüş çizgili kravatını çekiştirerek, "cık cık cık" ses efektleri çıkarıyor. Şakaya ciddi yaklaşan arkadaşlar açıklama getirince de, ceketinin kol düğmelerini yokluyor, olmayan tozları eliyle silkeliyor ve onaylarcasına kafasını sallıyor.

Bir süre sonra arkadaşların otobüsleri teker teker geliyor ve tekrar görüşmek dileğiyle uğurluyorum. Benim otobüsüm hala ortada yok. Kahverengi takımlı bey de gitmemiş. O da bekliyor. Arkadaşlar gidipte yalnız kalınca, gülüşen grubun son temsilcisi ve günah keçisi gibi hissediyorum kendimi. Çekiniyorum, bey amcaya doğru bakmaya utanıyorum. Sanki benim ona bakmamı bekliyor, bakınca da lafı gediğine yerleştirecek. Ama yine de, başım farklı bir yöne dönük, yan gözlerle süzüyorum, hareketlerini yokluyorum.

Sürekli hareket halinde. Elleri hiç durmuyor. Ceketini önünü kapatır gibi yapıp, gömleğinin yakasına dokunuyor. Toz varmışcasına jilet gibi ütülü pantalonunu silkeliyor, itina ile soldan sağa yatmış saçına elinin ayası ile usulca dokunuyor. Bu dokunuşu saçının şeklini değiştirmese de o, periyodik aralıklarla dokunuşunu sürdürüyor.

Yağmur çiseliyor ama "Aman ıslanıyorum" derditmeyecek kadar. Durak oldukça kalabalık. Durağın direğinin yanında duruyor bizim bey amca. Kalabalık arttıkça dışarı doğru itiliyor. Yarım ağızla "Pardon" diyenlere hafif bir tebessüm ile dudaklarını oynatıyor. Dudaklarını okumaya çalışıyorum, "Aman efendim, ne önemi var. Bir hatadır, olur" gibi bir şeyler diyor herhalde. Ama hatayı işleyen çoktan sırtını dönmüş ona. Elindeki siyah çantasını göğsüne doğru çekip, ellerini üzerine sarıyor.

İtişen liselilere ters ters bakıyor aynen bize baktığı gibi. Çocuklar hınzır. Onun bakışlarını görünce, şeytan ruhları ortaya çıkıyor. Ani bir plan ile, o çocuklardan biri kahverengili bey amcanın üzerine doğru itekleniyor. Çocukla birlikte yere düşer gibi oluyorlar. Çocuğu dirseğinden tutuyor. "Tamam" diyorum. Şimdi "Aaa yeter ama, bu kadarı da fazla" diye çıkışacak. Yok, yapmıyor. "Bir şeyin var mı?" diyor. Bana da "Haydaa" dedirtiyor içimden. Onun yerine ben diyorum "Bu kadar da fazla, bu kadar nezaket fazla!".

Çantasındaki beyaz etikette ismi yazıyor fakat uzaktan seçemiyorum. Ama yaşadıklarından ve verdiği nazik tepkilerden de destek alarak "Fazla Nazik" yazdığından eminim. Hatta biraz daha ileri gidip TRT'de çalıştığını düşünüyorum. Başına da hayali bir fötr şapka giydirip, TRT binasında karşılaştığı iş arkadaşlarına şapkasını usulca kaldırdığını hayal ediyorum.

Az sonra otobüsüm geliyor. Binmeye hazırlanırken gözüm hala Fazla Nazik Bey'de. "Aman" diyorum, "Bu bey amca otobüse binmemeli". Şu an otobüse binerken yaşadığım itiş kakışa maruz kaldığında onun ne gibi hallere gireceğini düşünüyorum.

Otobüse biniyorum, tıklım tıkış. Akbilimi öttürüp, "Arkalara doğru ilerleyelim beyler"uyarısına istemeden de olsa uyuyorum. Ayaklarım havada, kalabalıkla birlikte arkalara doğru ilerliyorum. Gözüm Fazla Bey'de hala. Yağmur şiddetini artırmış olaca ki, küçük küçük adımlarla durağın altına girmeye uğraşıyor. Pek şansı yok. Ondan sonra gelenler onu iyice dışarı itiyor. Fazla Bey yalnızca dudaklarını hareket ettiriyor ama bir sonuç alamıyor.

Otobüsüm hareket ediyor büyük bir ivme ile. İvme beni geriye doğru ittirirken, son karede Fazla Bey'in fötr şapkasını kaldırıp bana selam verdiğini görür gibi oluyorum. Benim de içimde bir el sallama hissi uyanıyor. Aynı zamanda da bir acıma hissi. "Binme be! Binme. Taksi tut. Parasını ben vericem" diyorum, duymuyor.

Çarşamba, Ocak 24, 2007

Müzik dinliyordum teyze, yanlış anlama

Eğer yanımda bana eşlik edecek herhangi biri yok ise kulaklarım müziksiz dışarı çıkmaz. Severek dinlediğim müzikleri topladığım o alet kulağıma tepkisiz kalamadığım tınıları fısıldar. Bu benim ve kulaklarım için yüksek sesli bir müzik resitali olsa da, dış dünya bunu gerçekten de bir fısıldama olarak algılar.

Bilgisayarımda, monitör önünde baterist ya da solist taklidi yapmama neden olacak kadar zevk alarak dinlediğim parçalara cadde ortasında ya da otobüste denk gelince kısıltılı bir alana sıkışmış gibi hissederim. Bu halim dış dünya tarafından da farkedilir hale gelince de işler karışır.

Tempo tutmak için kıpırdamaya başlayan ayaklarımı huysuz bir atı dizginlemeye çalışan seyis misali sakinleştirmeye çalışırım. Önce sıkıca tutar, sonra usulca okşarım, ki dinginleşsinler.

Uyuklamaya başladığı için başı öne düşen ve ardından başın fazlaca hızlı düşmesi nedeniyle uyanıp şaşkın ördek misali etrafa bakan amcaları izlemeye çalışırım ki, kendi başım onlara benzemesin. Çünkü tempoya uymak için emme basma tulumba taklidi yapmaya o kadar hazırdır ki o anda...

Başımın ardından sol elimin işaret parmağı isyana kalkar. Kalkar, iner. Kalkar, iner. Arada bateri ataklarını taklit edercesine baş parmağım da yardıma koşar. Karşımda oturan, çantasını elleriyle birlikte böğrüne monte etmişler de, zorla kendine sarılmak zorunda kalmış gibi görünen başörtülü teyzenin kıpır kıpır olan elimi çekingen gözlerle izlediğini görünce, sağ elim hemen solunun üzerine atlar. Kamufle görevi başarıyla yerine getirilmiştir. Ama sağ direnmekte, hala kamuflaşın içerisinde kımıl kımıl oynamaktadır. Dikilen gözlerin sayısının azalması ona bu kadarcık bir musamaha göstermemi sağlar.

Nakaratın en sevdiğim kısmı gelir ve solistle birlikte haykırmak için çoşkun bir şelale oluşur içimde. Çoğu zaman dışarıdan görünmeden kuruturum o şelaleyi ama bazen, ağzına kadar dolu sürahide taşınan su gibidir içimdeki. Her ne kadar "Dur, dökeceksin" diyerek yavaşlamaya çalışsam da bir şekilde çalkalanarak yere dökülür; melodik bir "Aaaaa ha aaaa hey" şeklinde. Otobüsteki tüm popülasyonun baş kısmının birden bana doğru dönmesi, yere dökülen su nedeniyle ıslandıklarının sinyalini verir bana. Bu yüzden hemen elim koşa koşa gidip ağzımı kapatır, başım, biraz önce evin en değerli cam aksesuarını kırmış çocuk gibi öne eğilir.

Bünyemin girdiği bu garip koşullar nedeniyle, gözlerinin ucuyla bana bakan teyzelerin, amcaların "Sara hastası mı acaba?", "Sapıktır, sapık!" benzeri konuşmalarını algılamaya çalışırım ağızlarını okuyarak. En kötüsü de, tam otobüsten inerken parça arası sessizliğe denk gelir, "Deli deli... Aman yarabbi, maazallah" benzeri şeyler duyarak inerim.

Otobüs hızla gitmek için hareketlenmişken aklıma "Kulağımdaki kulaklığı göstereyim de benim müzik dinlediğim için şekilden şekile girdiğimi, deli olmadığımı anlasınlar" fikri gelir. İyice tartılmadan gerçekleştirdiğim bu eylemin sonuçları daha kötü olur, bir adet havada ampul çevirme hareketi alırım teyzeden. Geri dönüp, indiğim durağa baktığımda da benzer bakışlar gelir. E pek tabi normal. Hızla kalkıp gitmekte olan bir otobüse kulağını gösteren biri hakkında ne düşünürsünüz ki?

Son olarak içimden, keşke o teyzenin telefon numarasını edinebilsem de durumun iç yüzünü açıklasam diye iç geçiririm.

Merak ediyorum, "Merhaba Teyzecim. Ben bugün Taksim'e gittiğiniz otobüsteki, havada ampül çevirerek 'deli deli' işareti yaptığınız çocuğum. Aslında ben deli değilim, müzik dinliyordum, yanlış anlamayın" benzeri bir girişle karşılaşan teyzenin tepkisi ne olur acaba? Bildiği herhangi bir akıl hastalıkları hastanesi telefonu yoktur inşallah.

Not: "Neymiş yahu bu seni garip hallere sokan müzikler" diyenlere yemeklerden önce üç tatlı kaşığı şurup tavsiye ederim. Öksürüğe iyi geliyor.

Perşembe, Kasım 23, 2006

Musait bir yerde inebilir miyim İstanbul?

Doğduğum köyü merkez kabul edip, 200km çapında bir çember çizmişim kendime. Gezintim bu çemberin dışına çıkmamış daha üniversite sınav sonucu elime gelene kadar. Sınav sonucu ise "O çember genişleyecek yavrucuğum" deyiverince düşmüşüm İstanbul yollarına.

İlk günlerimde yüksek binaların tepelerine bakmaktan boynumun tutulması ve açık ağzımdan damlayan suların ayakkabımda leke yapmış olması gibi dertlerle cebelleştim. Pek tabii, böyle şeylere alışık değilim köyümden.

Otobüsler ise benim için yeni bir zeka sorusu gibi gelmişti. Semt isimleri, numaralar, biletliler, paralılar... Hangisine binilir, bindiğimde nereye gider bu? Nerede durur? Ben nerede inmeliyim? Aman tanrım bu ne belirsizlik? Ki o zamanlar quantum fiziğinin "kuu"sunu duymamışım.

Durakların yanındaki "Gel abi, bilet var abi, gel abi" diyen küçük doğulu çocuktan -sonradan öğrendiğim- normal fiyatının iki katına bilet alıp, kazığı yeyip, daha ayılamamışken, ayakkabımın burnunu çiğneyip geçen otobüsün, elimdeki, çizgili defterden simetri kuralları hiçe sayılarak yırtılmış kağıdın üzerindeki numara ile uyuştuğunu görüp, elimde biletle girmeye çalışıp, kapının hemen yanındaki yolcudan (yine sonradan öğreniyorum o yolcu değilmiş, muavinmiş) "Çekil git kardeşim salak mısın!" diyerek itildiğimde eşekten düşmüş gibi oldum. Bir elimdeki yırtık çizgili kağıda, bir bilete bir de aynı çığırtkanlıkla bilet satmakta olan doğulu çocuğa baktım kaldım.

Doğru numara olmasına rağmen neden beni otobüse almadıklarını anlayamamış olmamı kafama takmayarak ve yılmayarak doğru numara yazan otobüslere saldırmaya devam ettim. Sonuncusuna koşarak yetişip, orta kapıdan girmeyi başardım.

Soluk soluğa alnımdaki teri silmek üzereyken şöförün "Hey arkadaşım! Orta kapıdan giren!" diye bağırdığını duydum ama herhangi bir tepki vermedim. Orta kapıdan binen sadece ben olamazdım ya. 360 derece dönerek, 2 milimetre yakınımdakilere baktım, kimse istifini bozmuyor. Şöför yine bağırıyor; "Kardeşim bilet! Heey sana diyorum!". Bileti duyunca ayıldım. Aldığım bileti vermemiştim. İnsan selini yararak şöföre doğru ilerledim.

Bileti, Formula 1 pilotu gibi manevralarla ilerlemekte olduğunu gördüğüm şöföre uzattım. Elim bir süre havada kaldı. Normal olduğunu düşündüm. Çünkü aralıksız zor manevralarla ilerliyordu. Yolun sakinleşmesini bekledim. Bu arada savrulmamak ya da ön camdan fırlamamak için tavan ile yer arasını bağlayan otobüsün formunu korumak için koyulduğunu düşündüğüm direğe dengemi sağlama amacıyla tutundum.

Bir dizi manevranın arasında, son hızla devam ederken şöför başını kaldırarak ters bir şekilde bana baktı. Bu beklemediğim bakış beni sersemleştirmişdi. Göğüs hizasında havada, elimde duran bileti şöförün göz hizasına getirdim. Sanki göz kapaklarıyla bileti elimden alabilecekmiş gibi. Dediğim gibi, sersemleşmiştim işte. Şöför iyice sinirlendi "Kardeşim oyun oynama benimle! At şu biletini!" diyerek ön camın orada duran turuncu kutuyu gösterdi. O an biletin kutuya atılması gerektiğini anladım.

Tam biletimi atmış arkalara doğru ilerlemek üzereyken ineceğim yere geldiğimi nasıl anlayacağımı düşünmeye başladım. Gerçekten nasıl anlayacaktım ki? Daha önce hiç orada bulunmamıştım. Ne bir referans noktam vardı ne de bir haritam. Bu nedenle şöförün hemen dibinde durmaya karar verdim. Öylesine çıkmış bir karardı. Bir anlamı yoktu. Belki de beynim durunca fiziksel olarak da durmak zorunda kalmıştım. Bilemiyorum.

Şöförün açık camından gelen temiz hava ile beynim toparlanmış olacak ki, şöförün yanında durmamın hayırlı olabileceğini farkettim. Ona sorabilirdim. Hatta o benim ineceğim durağı bile söyleyebilirdi. Neden söylemesindi ki? Evet, demin bana kızmıştı ama yine de söylemesini, bana yardım etmesini ummaktan başka şansım yoktu. Yoksa otobüs durana kadar gider, "Son durak arkadaşım insene!"yi işitirdim.

Neyse ki şöförü bana yardım etmesi konusunda ikna edebilmiştim. Artık rahattım. Şöför bana ineceğim durağı söyleyecekti. Ben de zaten hemen yanındaydım. Hatta eğilip, başımı onun başı ile aynı hizaya getirmiştim ki beni o durak gelince hemen bulabilsin.

Vucudum yaklaşık 65 derecelik bir açı ile şöför ile birlikte ön cama bakmakta iken aklıma "Ya unutursa" geldi. Ya şöför benim inmem gereken durağa geldiğimizi söylemeyi unutursa? Deminden beri 3 durak geçmiştik. Ya onlardan birisi idiyse inmem gereken yer. Evet, şöförün nefesini duyabilecek yakınlıktaydım ama yine de unutabilirdi. Bir sürü işi, düşüncesi vardır, beni mi hatırlayacak diyerek, şöföre "Eee acaba daha ne kadar var?" dedim. 15 saniye süresince ses vermeyince duymadığını düşünerek tekrar sordum. "Var daha var" gibi rahatlatıcı bir ses çıkardı şöför.

Dördüncü "Geldik mi acaba?" sorumun hemen sonrasındaki durakta şöför "Aha burası! Hadi in" dedi. Çok teşekkür edip indim. Başarıyla bilmediğim bir yerden bilmediğim bir yere gelmiştim. Kendimi alkışlamalıydım. Alkışlamadan önce gideceğim üniversiteyi sordum bir bey amcaya. Bey amca "Ohooo" dedi. Önce onu yaklaşan yılbaşı dolayısı ile heyecanlanan bir Hristiyan zannettim (Bkz: ho ho ho) ama sonra "Üniversite daha çok ötede. Neden burda indin ki?" deyince şöförün 4. sorumdan sonra neden beni hemen inmeye teşfik etmesini anlamıştım. Geç olmuştu ama anlamıştım. Hatta beynimin geç işlediğini de anlamıştım.

Yani kısacası İstanbul ve otobüsleri benim aslında ne kadar geri zekalı olduğumu farkettirmişti. Defalarca teşekkür ederim. Artık ona göre davranıyorum, kendime karşı önlemimi alıyorum.

Not: Dikkat! Abartma tozu içerir.