Denize oturan martıları izleyip, vapurların düdüklerinden bahsettiğimiz Beşiktaş iskelesindeki çay bahçesindeki tatlı sohbetin ardından evin yolunu tutacağız. Bu tatlı sohbetin kırıntılarından bahsederekten Akaretler durağına doğru ilerliyoruz.
Deniz tarafından gelip, yanımızdan hızla geçen otobüsün Kadıköy'den yüzerek gelebileceğini dile getirerek şaka hazırlıkları yapıyoruz arkadaşlarla. Bazıları "Olur mu canım öyle şey, Üsküdar iskelesinin ordaki duraktan geliyor o otobüsler" derken, benim de içinde olduğum diğer grup "Neden olmasın yahu" diyor. Geleceğe Dönüş'teki DMC gibi tekerlerini yatay hale getirip, birinci viteste pek ala Kadıköy'den buraya kadar gelebileceğini savunuyoruz.
Şaka hazırlıkları yapmakta iken pek fazla gülüşmüş olmalıyız ki, koyu kahverengi takımı ile orta yaşı daha yeni uğurlamış, sinek kaydı tıraşlı bir bey bize "Münesabetsizler... Zamane gençleri işte, ne olacak!" dercesine bakıyor. Umursamıyoruz ve inatla "Yüzen İETT Otobüsü" şakamızı son raddine kadar zorluyoruz.
Şakayı savunan grubun her elemanı katıla katıla gülüp, ardından "Ama denizde yolcu indiremez. İndirir ama acil çıkış yazan camları kırıp inebilir. O zaman da otobüs batar" gibi futuristik ve bir o kadar da absürd bir abartı tozu ekliyor. Şakaya başından beri ciddi yaklaşan grup ise, "Ota boka gülüyorsunuz yahu" anlamına gelen fizik kanunlarından da yararlanarak açıklamalar yapmaya çalışıyorlar.
Bizim grup gülüştükçe, koyu kahverengi takımlı bey, krem renkteki gömleğini büzüştürmüş çizgili kravatını çekiştirerek, "cık cık cık" ses efektleri çıkarıyor. Şakaya ciddi yaklaşan arkadaşlar açıklama getirince de, ceketinin kol düğmelerini yokluyor, olmayan tozları eliyle silkeliyor ve onaylarcasına kafasını sallıyor.
Bir süre sonra arkadaşların otobüsleri teker teker geliyor ve tekrar görüşmek dileğiyle uğurluyorum. Benim otobüsüm hala ortada yok. Kahverengi takımlı bey de gitmemiş. O da bekliyor. Arkadaşlar gidipte yalnız kalınca, gülüşen grubun son temsilcisi ve günah keçisi gibi hissediyorum kendimi. Çekiniyorum, bey amcaya doğru bakmaya utanıyorum. Sanki benim ona bakmamı bekliyor, bakınca da lafı gediğine yerleştirecek. Ama yine de, başım farklı bir yöne dönük, yan gözlerle süzüyorum, hareketlerini yokluyorum.
Sürekli hareket halinde. Elleri hiç durmuyor. Ceketini önünü kapatır gibi yapıp, gömleğinin yakasına dokunuyor. Toz varmışcasına jilet gibi ütülü pantalonunu silkeliyor, itina ile soldan sağa yatmış saçına elinin ayası ile usulca dokunuyor. Bu dokunuşu saçının şeklini değiştirmese de o, periyodik aralıklarla dokunuşunu sürdürüyor.
Yağmur çiseliyor ama "Aman ıslanıyorum" derditmeyecek kadar. Durak oldukça kalabalık. Durağın direğinin yanında duruyor bizim bey amca. Kalabalık arttıkça dışarı doğru itiliyor. Yarım ağızla "Pardon" diyenlere hafif bir tebessüm ile dudaklarını oynatıyor. Dudaklarını okumaya çalışıyorum, "Aman efendim, ne önemi var. Bir hatadır, olur" gibi bir şeyler diyor herhalde. Ama hatayı işleyen çoktan sırtını dönmüş ona. Elindeki siyah çantasını göğsüne doğru çekip, ellerini üzerine sarıyor.
İtişen liselilere ters ters bakıyor aynen bize baktığı gibi. Çocuklar hınzır. Onun bakışlarını görünce, şeytan ruhları ortaya çıkıyor. Ani bir plan ile, o çocuklardan biri kahverengili bey amcanın üzerine doğru itekleniyor. Çocukla birlikte yere düşer gibi oluyorlar. Çocuğu dirseğinden tutuyor. "Tamam" diyorum. Şimdi "Aaa yeter ama, bu kadarı da fazla" diye çıkışacak. Yok, yapmıyor. "Bir şeyin var mı?" diyor. Bana da "Haydaa" dedirtiyor içimden. Onun yerine ben diyorum "Bu kadar da fazla, bu kadar nezaket fazla!".
Çantasındaki beyaz etikette ismi yazıyor fakat uzaktan seçemiyorum. Ama yaşadıklarından ve verdiği nazik tepkilerden de destek alarak "Fazla Nazik" yazdığından eminim. Hatta biraz daha ileri gidip TRT'de çalıştığını düşünüyorum. Başına da hayali bir fötr şapka giydirip, TRT binasında karşılaştığı iş arkadaşlarına şapkasını usulca kaldırdığını hayal ediyorum.
Az sonra otobüsüm geliyor. Binmeye hazırlanırken gözüm hala Fazla Nazik Bey'de. "Aman" diyorum, "Bu bey amca otobüse binmemeli". Şu an otobüse binerken yaşadığım itiş kakışa maruz kaldığında onun ne gibi hallere gireceğini düşünüyorum.
Otobüse biniyorum, tıklım tıkış. Akbilimi öttürüp, "Arkalara doğru ilerleyelim beyler"uyarısına istemeden de olsa uyuyorum. Ayaklarım havada, kalabalıkla birlikte arkalara doğru ilerliyorum. Gözüm Fazla Bey'de hala. Yağmur şiddetini artırmış olaca ki, küçük küçük adımlarla durağın altına girmeye uğraşıyor. Pek şansı yok. Ondan sonra gelenler onu iyice dışarı itiyor. Fazla Bey yalnızca dudaklarını hareket ettiriyor ama bir sonuç alamıyor.
Otobüsüm hareket ediyor büyük bir ivme ile. İvme beni geriye doğru ittirirken, son karede Fazla Bey'in fötr şapkasını kaldırıp bana selam verdiğini görür gibi oluyorum. Benim de içimde bir el sallama hissi uyanıyor. Aynı zamanda da bir acıma hissi. "Binme be! Binme. Taksi tut. Parasını ben vericem" diyorum, duymuyor.
Fazla Nazik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fazla Nazik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Şubat 12, 2007
Fazla Nazik Bey otobüse binmemeli
Etiketler :
Beşiktaş,
Fazla Nazik,
Kadıköy,
Otobüs Durağı,
Selim Yörük,
TRT
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)