Otobüs Durağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Otobüs Durağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

Dürbünle otobüs beklemece

Hikayemiz İzmir'den. Bora Bilgin'den. Süper fikirmiş:) Teşekkürler.

Ben bugün İzmir, Mersinli otobüs durağında elinde yeşil bir dürbünle otobüs bekleyen yaşlı bir adam gördüm.
Gelen otobüslerin numaralarına, otobüs daha uzaktayken bakıyordu.

Perşembe, Aralık 06, 2007

Otobüs durağı - Sigara paketi

Geçen hafta, iş çıkış saatinden bayağı bir sonra durağa geldim. Bir kız oturuyor sadece. Ayakta dikilmeye karar verdim, çevredeki durakların çoğu boş. O sırada bir çocuk yaklaştı durağa. Oturdu.
Ben de durağın etrafında biraz yürüyüş yapayım diye dolanmaya başladım. Çocuk bir sigara çıkardı cebinden. Yaktı ve paketi yere attı. (Hani etrafta kimse yok ya. Daha rahat atıyor yere.)
Benim ona baktığımı fark etmedi tabii ki. Ben de "dur bir deneme yapayım" dedim ve yanına yaklaşıp yeri göstererek "paket düştü cebinden" dedim. Ters ters suratıma baktı (bunu bekliyordum), "biliyorum, boş paket o. Ben attım zaten" dedi (bunu da bekliyordum) sonra yerden alır diye bekledim ama hiç oralı olmadı (bunu da bekliyordum) sonra da otobüs gelene kadar ters ters etrafına bakarak oturdu (bunu da bekliyordum). "Benle aynı otobüse mi binecek şimdi" diye düşünürken, öteki hattın otobüsü geldi ve yerinden kalkıp o otobüse bindi.
"İyi," dedim "aynı otobüse binmediğimiz için memnun oldum" diye geçirdim içimden.

Böyle bir düşünceye kapılacağımı beklemiyordum tabii. Oraları temizleyen çöpçü ise böyle bir paketle karşılaşacağını bekliyordur herhalde.
Bekledim.
Otobüs geldi.
Bindim.
Gittim.

Cuma, Kasım 23, 2007

Otobüs - Düşen cüzdan

Geçen gün otobüs durağında dikiliyorum. Önümüzde bir otobüs durdu (son durak), yolcular inmeye başladı. Şoförün olduğu taraftan da inenler var. Tam o sırada inen birisi cüzdanını düşürdü tam şoförün yanına doğru. Arkasından inmekte olan adam şoförden önce davranıp cüzdanı kaptı yerden ve otobüsten hızla inip cüzdanın sahibinin peşine düştü ama tabii ki ilk başta cüzdanı kapıp gidiyormuş gibi göründü. Mikrosaniyelerle ölçülebilecek o an sırasında şoför bir an cüzdanı yerden alan adamı izleyip arkasından "hooop" diye bağırdı.
Daha hooop'un yedinci o'suna gelmemişti ki adamın cüzdanı sahibine verdiğini görünce p'yi söylemeden durdu.

Hoş bir andı. Dışarıdan izleyen biri olarak. Cüzdanı düşüren kişi açısından da mutlu sonla biten bir hikaye tabii.

Çarşamba, Kasım 14, 2007

Marmara Denizi Durağı


Sahilden Bakırköy'e giderken yol üzerinde yeni bir otel açıldı. O otelin önünde bir otobüs durağı var. Geçen gün trafik ağırlaşınca, durağın ismini gördüm ve hemen fotoğrafını çekeyim dedim.



Karadeniz durağı ve Akdeniz durağının, hangi ilde ve ilin ne tarafında olduğunu da merak ettim. İstanbul'un Marmara Denizi ile sırt sırta duran güney hattı boyunca, neden sadece bu noktanın "Marmara Denizi" durağı olarak atandığını anlayamadım tabii ki. Mesela neden Yenikapı civarında değil bu durak ismi? :-)

Var mı bir fikri olan?

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

Beyazıtmış. Ne bilim ben

Taksim-Kadıköy arası 110 sefer nolu halk otobüsünde, kitap okumaya en elverişli yerde oturmuş, gecenin 22:30'unda hareket saatini bekliyorum. İnsanlar ağır aksak biniyorlar otobüse. O saatlerde pek kalabalık olmuyor. Her halükarda oturabiliyorum. Birden bir turist geldi ve muavine İngilizce yaklaşık 45 dakikadır Beyazıt otobüsünü beklediğini ve gelip gelmeyeceği ile bilgisi olup olmadığını sordu. Muavin adamı anladı ama Türkçe cevap vererek;

-Nerden bilim ben Beyazıt otobüsünü yaw? Git hareket amirliğine sor. Ben diyom sanki buraya gel diye. Bekle işte sende. Gelir elbet. Töbe töbee, cık cık cık..

Ben gülüyorum ki evlere şenlik. Neyse ki bir Hereos atladı ileriye ve turiste yardım etmeye başladı. Şöförden biraz beklemesini, yabancının sorununu halledip hemen döneceğini, o vakte dek hareket etmemesini rica etti.

5-6 dakika sonra Hereos otobüse döndü. Muavin;

-Gitti mi Beyazıt'a?

Hereos;

-Ya abi burdan fünükiler olayı varmış. Yeni öğrendim. Oraya yönlendirdim işte.

Adam arkalara doğru geçerken muavin söyleniyordu;

-Ben senin ülkene gelsem Türkçe konuşsam kaç kiş yardım eder? Heeçç. Sen neyine güvenip Türkçe bilmeden buralara geliyon anlamıyorum ki? Beyazıtmış. Ne bilim ben...

Çarşamba, Mart 28, 2007

Durak Hikayesi

Dün Mecidiyeköy otobüs durağında ilerliyorum.
İki bayan, yanyana dikiliyorlar durağın bir yerinde, bir tanesinin elinde telefon, konuşuyor:
"Evet. Çift katlı otobüs duraklarının kalktığı yerdeyiz şimdi.." diyor telefondakine.

Kendime kızdım. Çevredeki bu küçük diyalogları duyduğum için. Başka birisi de (adını vermeyelim) garipsedi bunu duymuş olmamı. Ama n'apıyim?

Pazartesi, Şubat 12, 2007

Fazla Nazik Bey otobüse binmemeli

Denize oturan martıları izleyip, vapurların düdüklerinden bahsettiğimiz Beşiktaş iskelesindeki çay bahçesindeki tatlı sohbetin ardından evin yolunu tutacağız. Bu tatlı sohbetin kırıntılarından bahsederekten Akaretler durağına doğru ilerliyoruz.

Deniz tarafından gelip, yanımızdan hızla geçen otobüsün Kadıköy'den yüzerek gelebileceğini dile getirerek şaka hazırlıkları yapıyoruz arkadaşlarla. Bazıları "Olur mu canım öyle şey, Üsküdar iskelesinin ordaki duraktan geliyor o otobüsler" derken, benim de içinde olduğum diğer grup "Neden olmasın yahu" diyor. Geleceğe Dönüş'teki DMC gibi tekerlerini yatay hale getirip, birinci viteste pek ala Kadıköy'den buraya kadar gelebileceğini savunuyoruz.

Şaka hazırlıkları yapmakta iken pek fazla gülüşmüş olmalıyız ki, koyu kahverengi takımı ile orta yaşı daha yeni uğurlamış, sinek kaydı tıraşlı bir bey bize "Münesabetsizler... Zamane gençleri işte, ne olacak!" dercesine bakıyor. Umursamıyoruz ve inatla "Yüzen İETT Otobüsü" şakamızı son raddine kadar zorluyoruz.

Şakayı savunan grubun her elemanı katıla katıla gülüp, ardından "Ama denizde yolcu indiremez. İndirir ama acil çıkış yazan camları kırıp inebilir. O zaman da otobüs batar" gibi futuristik ve bir o kadar da absürd bir abartı tozu ekliyor. Şakaya başından beri ciddi yaklaşan grup ise, "Ota boka gülüyorsunuz yahu" anlamına gelen fizik kanunlarından da yararlanarak açıklamalar yapmaya çalışıyorlar.

Bizim grup gülüştükçe, koyu kahverengi takımlı bey, krem renkteki gömleğini büzüştürmüş çizgili kravatını çekiştirerek, "cık cık cık" ses efektleri çıkarıyor. Şakaya ciddi yaklaşan arkadaşlar açıklama getirince de, ceketinin kol düğmelerini yokluyor, olmayan tozları eliyle silkeliyor ve onaylarcasına kafasını sallıyor.

Bir süre sonra arkadaşların otobüsleri teker teker geliyor ve tekrar görüşmek dileğiyle uğurluyorum. Benim otobüsüm hala ortada yok. Kahverengi takımlı bey de gitmemiş. O da bekliyor. Arkadaşlar gidipte yalnız kalınca, gülüşen grubun son temsilcisi ve günah keçisi gibi hissediyorum kendimi. Çekiniyorum, bey amcaya doğru bakmaya utanıyorum. Sanki benim ona bakmamı bekliyor, bakınca da lafı gediğine yerleştirecek. Ama yine de, başım farklı bir yöne dönük, yan gözlerle süzüyorum, hareketlerini yokluyorum.

Sürekli hareket halinde. Elleri hiç durmuyor. Ceketini önünü kapatır gibi yapıp, gömleğinin yakasına dokunuyor. Toz varmışcasına jilet gibi ütülü pantalonunu silkeliyor, itina ile soldan sağa yatmış saçına elinin ayası ile usulca dokunuyor. Bu dokunuşu saçının şeklini değiştirmese de o, periyodik aralıklarla dokunuşunu sürdürüyor.

Yağmur çiseliyor ama "Aman ıslanıyorum" derditmeyecek kadar. Durak oldukça kalabalık. Durağın direğinin yanında duruyor bizim bey amca. Kalabalık arttıkça dışarı doğru itiliyor. Yarım ağızla "Pardon" diyenlere hafif bir tebessüm ile dudaklarını oynatıyor. Dudaklarını okumaya çalışıyorum, "Aman efendim, ne önemi var. Bir hatadır, olur" gibi bir şeyler diyor herhalde. Ama hatayı işleyen çoktan sırtını dönmüş ona. Elindeki siyah çantasını göğsüne doğru çekip, ellerini üzerine sarıyor.

İtişen liselilere ters ters bakıyor aynen bize baktığı gibi. Çocuklar hınzır. Onun bakışlarını görünce, şeytan ruhları ortaya çıkıyor. Ani bir plan ile, o çocuklardan biri kahverengili bey amcanın üzerine doğru itekleniyor. Çocukla birlikte yere düşer gibi oluyorlar. Çocuğu dirseğinden tutuyor. "Tamam" diyorum. Şimdi "Aaa yeter ama, bu kadarı da fazla" diye çıkışacak. Yok, yapmıyor. "Bir şeyin var mı?" diyor. Bana da "Haydaa" dedirtiyor içimden. Onun yerine ben diyorum "Bu kadar da fazla, bu kadar nezaket fazla!".

Çantasındaki beyaz etikette ismi yazıyor fakat uzaktan seçemiyorum. Ama yaşadıklarından ve verdiği nazik tepkilerden de destek alarak "Fazla Nazik" yazdığından eminim. Hatta biraz daha ileri gidip TRT'de çalıştığını düşünüyorum. Başına da hayali bir fötr şapka giydirip, TRT binasında karşılaştığı iş arkadaşlarına şapkasını usulca kaldırdığını hayal ediyorum.

Az sonra otobüsüm geliyor. Binmeye hazırlanırken gözüm hala Fazla Nazik Bey'de. "Aman" diyorum, "Bu bey amca otobüse binmemeli". Şu an otobüse binerken yaşadığım itiş kakışa maruz kaldığında onun ne gibi hallere gireceğini düşünüyorum.

Otobüse biniyorum, tıklım tıkış. Akbilimi öttürüp, "Arkalara doğru ilerleyelim beyler"uyarısına istemeden de olsa uyuyorum. Ayaklarım havada, kalabalıkla birlikte arkalara doğru ilerliyorum. Gözüm Fazla Bey'de hala. Yağmur şiddetini artırmış olaca ki, küçük küçük adımlarla durağın altına girmeye uğraşıyor. Pek şansı yok. Ondan sonra gelenler onu iyice dışarı itiyor. Fazla Bey yalnızca dudaklarını hareket ettiriyor ama bir sonuç alamıyor.

Otobüsüm hareket ediyor büyük bir ivme ile. İvme beni geriye doğru ittirirken, son karede Fazla Bey'in fötr şapkasını kaldırıp bana selam verdiğini görür gibi oluyorum. Benim de içimde bir el sallama hissi uyanıyor. Aynı zamanda da bir acıma hissi. "Binme be! Binme. Taksi tut. Parasını ben vericem" diyorum, duymuyor.

Salı, Ekim 17, 2006

Taksim sırası

Taksim meydanında otobüs bekleyen bir kuyrukta adamın birine yaklaşıp aynen şöyle sordum:

- Pardon, burası ne sırası acaba..?
- Taksim!
- Sağolun.

Bozuntuya vermeden adamın yanından ayrıldım.
Kazıkazandan çıktı mübarek, şansa bak yaa!

Biniyomuş gibi yapacaz.

Beşiktaş’ ta durakta beklerken iki yaşlı kadın otobüse beraber bineceklerdir. Kadınlardan biri gelen otobüse hamle yapar ve diğeri sorar:

- Biniyo muyuz..?
- Yok! Biniyomuş gibi yapacaz.

Harbiden otobüse biniyormuş gibi yapan birisini düşünün, aklıma geldikçe gülümserim...

Salı, Ekim 03, 2006

Kazara elin kolun çarpar...

Taksim’den Ortaköy’ e gidecek olan otobüsün (40 T Sarıyer) şoförüne kapının ne zaman açılacağını sorduktan sonra; kapı ağzında beklerken adamın biri gelir yanıma…

- Ne diyo?
- Hariciyeciymiş. Amirliğe uğraması gerekiyormuş...
- Haklı adamcağız. Onun da hakkı. 5-10 dakka bekleyecek, dinlenecek adam. Nefes aldırmıyolar ki... Ben de diyodum önceden ‘niye bu kadar bekletiyolar?’ diye; ama yarım saat değil ki... 10 dakka dinlensin, gün boyunca çalışıyo adam, ona da yazık! De mi ama..?
- Doğru söylüyorsun abi...
- Bak bu 40 T! Sarıyer’ e sahilden gider. Bak şu da 25 T! Maslak’ tan gider. Mesela, sahilden giden Emirgan’ dan geçer. Bu geçmez. Ben nerden biliyorum tüm bunları. Her yere gittim çünkü. Bak bu 40 T sahilden, bu da 25 T Maslak’ tan gider. İstanbul’ u öğren! Öğrenci adamsın. Her yere gittim ben İstanbul’ da. Haa, nereye gitmedim. Bi Akmerkez’ e gitmedim. Nasıl gidiliyo oraya?
- Etiler’ de o abi, şurdan...
- Ha, niye gitmedim Akmerkez’ e..? Sosyete değilim çünkü ben. Oraya sosyeteler gider. Ha diyelim ki gittim; olur ya geçerken kazara elin kolun çarpar... Kırarsın camını, ödeyemezsin sonra. Neme lazım? Olur yaa, belli olmaz!
- Olur, olur...
- De mi..? Olur ya ayağın çarpar giderken; kırılır camı, çerçevesi... Ödeyemezsin o kadar parayı. Ben nerden buluyum o kadar parayı? Sosyete miyim ben?
(kapı açılır) Aha! Kapı açıldı.
- İyi günler abi!

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

Ekmek arası köfte

Bugün bi arkadasın arabasının arka koltuğunda mecidiyeköy civarlarında kırmızı ışıkta kilit vaziette etrafıma bakınmakta ender uğradığım bu şehrin keşmekeş mekanının en berbat saatinde gözüm birden durakta kalkış saatini bekleyen bir otobuste sofor amcanın koltugunda oturmus elinde bir yarım ekmek ve kapının orda sanarım bir kol koyma yeri mi vardır nedir oraya koyduğu tahminimce plastik tabakta bulunan köftelerden kendine ekmek arası yapısını sonra da afiyetle ısırısını ama çok da zevk alarak deil aceleyle bir yandan da otobuse binen insanların sorularına cevap vererek birazcık onların gözüne sokmamaya calısarak arada da pilavını çatallayışına ilişti.

adam orda bu yemeği yemekten rahatsızdı düsüncesiz değildi. sebepleri bilemiyorum eminim adamın hatası (muavin söför olayında bir yetersizlik belki de) ekmek parası kazanma derdi yoğun istanbulun yoğun sefer saatleri halk otobus soforlerine bir minik kulubecik bile ayıramayan iett ve benzeri olabilirliği stratosferde dolanan binbir sebep düsündüm bunun düzelmesini düsündüm bunu düzeltin sofor otobuste yemek yememeliyi düsündüm bunu baırmayı caırmayı bunun ne kadar kolay olacağını düsündüm yemek yenmesi değil belki o koftenin o yemeğin kokusunun otobuse yayılması ve olusturacağı nice baska aç midelerin kazınması gibi sebepleri de düsündüm sonra dedim ki böyle iyi.. işte biz buyuz.. bu biziz yahu artısı eksisi guzeli kötüsü elestirmek için falan da deil ironik hiç deil ibretlik falan da değil böyle iki arada bir derede işini bilir millet halindeyiz kendimizi aç bırakmayız imkanlar yoksa ölecek değiliz ya aksama kadar aç direksiyon sallanmaz ya elbette böyle olacak böyle olmalı ve budur ben de buyum sen de busun herkes bu oldum sırıttım ve kafamı sola cevirdim yanyana üç dükkanın tabelalarına baktım simit şusu, simit busu, simit benim işim... yanyana yan yana yan yan aaaaaaa..

Pazartesi, Haziran 05, 2006

Otobüs Hikayesi - Gözlem yapan çocuklar

Otobüslerde dikkatimi çeken bir şey var. Genellikle ilkokul yaşında ve biraz daha küçük kız çocukları otobüsteki genç kızları izliyorlar. Hani “rol model” denilen şey yani. Ben de o küçük çocukların hangi tip kızları incelediklerini inceliyorum. Şimdiye kadar hep “aile ablası” modelindeki kızları incelediklerini gördüm. Belirli bir yaşın üstündeki kızları incelemiyorlar. Yani benim yaşıtım olan kızlara bakmıyorlar bile. Onların ilgi alanı daha çok üniversite çağında ve lisenin son yıllarını yaşayan ablaları. Bağıra çağıra konuşan ve “kız grubu” halinde gezen kızlardan ziyade otobüste tek başına oturan (kitap okuyan veya telefonda konuşan) kızları takip ediyorlar. Hatta yanında erkek arkadaşı olan kızlarla fazla ilgilenmediklerini düşündürtecek kadar gözlem de var elimde. Bunun bir sebebi de o yaştaki küçük kızların henüz “erkek” tanımı ile algısı arasındaki fark olabilir. Çok değil, beş-altı sene sonra onların da algısı ve tanımlaması ablalarınınkinin aynısı oluyor.

Enteresan değil mi?

Bir şey daha var. Erkek çocuklar ise ne kızlara ne de hemcinslerine bakıyorlar. Belki de erkek çocuklar rol modeli gözlemlerini otobüste yapmıyorlar. Enteresan. Halbuki kız çocukları bunu otobüste de yapmaktan çekinmiyorlar. Daha dün, 5 yaşında bir kızın durakta başlayıp yol boyu devam eden “abla gözlemine” şahit oldum. Dışardan görüntümüz şu idi: Gözlemlenen kız olayın farkında değildi (canı sıkkın gibi duran, daha çok yere bakan bir kızdı - yaşı en fazla 19’dur herhalde), küçük kız ise sabit bakışlarla baştan aşağı “ablasını” gözlemliyordu ve ben de küçük kızın nasıl gözlem yaptığını gözlemliyordum. Sonradan fark ettim, küçük kızın annesinin kucağında bulunan 1 yaş civarındaki erkek kardeşi de beni gözlemliyordu. Annesi fark etti ve “abi o, abi” diyerek beni küçük çocuğa tarif etti. Enteresan sahneydi.

Çarşamba, Mayıs 31, 2006

Güneş/Gölge/Yaz sezonu için otobüs bilgileri

Lilith'in post'u ile aklıma geldi.
Kendi metodumu paylaşayım.

Otobüs durağında bekliyorsunuz.
Öğle saatleri. Güneş tepede.
Otobüs henüz gelmemiş.

Ben hemen etrafıma bakınırım.
Güneşin konumunu, cisimlerin gölgelerini incelerim.
Gideceğim yolun hangi yönde kaldığını ve o yöne giderken otobüsün güneşi nereden alacağını hesaplarım.
Otobüs gelir, biner ve hesaplarıma uygun tarafa oturmaya çalışırım. Eğer (mesela sağ tarafta oturmam gerekiyorsa) sağ tarafta yer yoksa, sağ tarafta ayakta dururum. Sol tarafta boş yer olsa bile oturmam, sağ tarafta bir oturağın boşalmasını beklerim.

Bu yöntemi de tavsiye ederim.

Perşembe, Mayıs 04, 2006

Ak-bil gişesi

Dün Ak-bil gişesinde sıraya girdim. Taksim Meydanı'ndaki gişe. Genellikle önünde bir kuyruk olur oranın. Neyse, girdim kuyruğa.

Gişenin iki yanında da bilet satan küçük tezgah vardı. Otobüsler tarafında kalan tezgaha bir kadın yaklaştı.
"İ.E.T.T.'nin bilet gişesi neden kapalı?" diye sordu önce bilet satan gence.

Verilen cevabı dinleme zahmetine katlanmadan, kendisi konuşmaya devam etti. Bağıra bağıra. Herkes duysun da, "teyzenin bilgeliğini" takdir etsin diye, sanıyorum.

"Bu İ.E.T.T. ile bilet tezgahları arasında bir iş birliği mi var yoksa?"

Biletçi genç ne diyeceğini bilemeden baktı yaşı ilerlemiş teyzeye.

"Ne zaman bilet almak istesem İ.E.T.T. bilet gişesi kapalı ve siz hep buradasınız, biliyorum, aranızda bir iş birliği var."

Sırada bekleyenler bu sohbete şahit oldu. Teyze bileti alıp otobüse döndüğü sırada tanıdığı başka bir teyzeye rastladı. Biletçi gence baktım. Oralı bile değildi. Kadın ise "bilgeliğini halk arasında paylaşmanın" mutluluğunu yaşıyordu. Belki de kocasından öğrenmişti böyle "komplo teorileri" geliştirmeyi. Belki de "medya" denilen mesajdan alıyordu verilerini.

Bir belediye otobüsü bileti üzerinden komplo teorisi geliştirebilen bir kitle vardı demek ki. "Halk otobüsüne bindiğinde, verdiği paranın nereye gittiğini de araştırıyor mu acaba" diye düşündüm. "Neden Ak-Bil kullanmıyor ki" demeden de edemedim. Ak-Bil kullanmak için otobüse sık binmeye gerek yok ki.

"Komplo teorisyeni teyze", arkadaşı ile otobüse binmek üzere uzaklaştı oradan.

Gözüm, bizim Ak-Bil kuyruğuna kaydı. Uzun süredir yaşlı bir teyzeyi bekliyordum. Bir Ak-Bil uzatmıştı ve o da memurun bileti doldurmasını bekliyordu [aşağı yukarı üç-beş saniyelik bir işlem bu]. Uzun sürünce merak ettim. O sırada bir belediye otobüsü şöförü yaklaştı sıraya. Önden kaynak yaparak, "şu yirmi milyonu bozcan mı?" diye sordu gişedeki adama. Elindeki para, elbette 20 YTL idi. Gişedeki adam (sesini duyamadım ama) hareketleri ile beklemesini söyledi ona.

Gişedeki adam, Ak-Bil'inin doldurulmasını bekleyen yaşlı teyze, teyzenin hemen arkasındaki bir adam ve ondan sonra ben. Kuyruğun yanında, gişe memurunu bekleyen belediye otobüsü şöförü.

Önümdeki adam, şöföre; "Amma uzun sürdü bileti doldurmak" dedi.
Şöför, adama; "Normaldir, kafa kalmamıştır bu saate kadar onda" dedi.
"Bazen bizim de kafa kalmıyor, duraktan çıkıyoruz ama bir sonraki durak neredeydi, biz nereye gidiyoruz şimdi, şaşırıyoruz valla. O n'apsın?" dedi.

"Hımm," diye düşündüm. Haklı adam. Ben bile bazen durağa geldiğimde hangi otobüse binip nereye gideceğimi şaşırıyorum diye düşündüm.
Şaşkınlık var demek ki hepimizde. Komplocu teyze hariç. Yok yok, Carlos'un annesine benzemiyordu kadın. "Ezber eğitime hayır" diyerek, bunu bile "belediyenin suçu" olarak bağlayabilen komplo teorilerine imza atabilecek kapasitede, sarı boyalı saçları ve mavi kotu ile "yaşlılığa çeyrek kala" gösteren bir teyze idi.

Şöför, 20 YTL'sini "bir onluk, iki beşlik" olarak bozdurup gitti. Sıra bana geldi. Uzattım Ak-Bil'lerimi. Hikaye orada bitti.

Perde.

Durak? Yok yok, biz en iyisi durmayak! (Otobüs Hikayesi)

Sene 1997...
Lise son sınıftayım...
Cumartesi, Pazar karga pisliğini yemeden kalkıp dersaneye gidiyorum.
Nerede miyim?
İzmir...
Narlıdere'de oturuyoruz. Dersane Alsancak'ta...

Bir Pazar sabahı...
Bir önceki gün dersaneden dönmüş, yine her zamanki gibi Kantar Durağı'nda inmiş, evime gelmişim. O sabah da kalkıp, yine Kantar Durağı'ndan otobüse binip, dersaneye gideceğim.

Evden çıktım... Durağa yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm... Yorgun ve uykulu gözlerim daha tam açılmamış, uyku şişkinliğini üzerinden atamamış. Durağa geldim esneye esneye...

Bekliyorum... Bu arada, yanımdan, sağımdan, solumdan insanlar geçiyorlar ve bana tuhaf tuhaf bakıyorlar... Anlam veremiyorum.

Aaa, işte! O karşıdan gelen benim otobüsüm değil mi? Elimi kaldırıyorum durdurmak için, ama nafile! Hızla geçip gidiyor. Ben yine anlam veremiyorum. Arkasından bildiğim bütün küfürleri sayıp, beklemeye devam ediyorum.

Bahar gelmiş... Şubat ayında olmamıza rağmen...
İzmir'de böyledir işte... Baharı daha Şubat ayında karşılarsınız. Hava sararır sanki birden...

O sabah da sarıydı hava...
Kafamı kaldırdım, gökyüzüne bakıp, güneşe bir selam çakayım dedim...
Aaa, o da ne???
Kantar Durağı?
Eee?
Kantar Durağı nerede?
Etrafıma baktım, durak yok!
Allah Allaaaah! Daha dün akşam buradaydı!

Hemen o sırada yanımdan geçmekte olan adama sordum: "Afedersiniz Kantar Durağı nerede? Buradaydı dün akşam..."
Adam, ben buranın yabancısıyım dercesine başını iki yana salladı.
Off! Al başına belayı!

Hemen Can Taksi'ye gittim. Onlar biliyorlardır belki...
- Memet Abi! Yahu bu Kantar Durağı nereye gitti? Daha dün akşam buradaydı!
- Hehehe! Dün akşam o durağı az ileriye taşıdılar.
- ???

Evet, Kantar Durağı bir gece yarısı operasyonuyla taşınmıştı. Belediyemiz yine müthiş bir hizmete imza atmış, eski yerinde mutsuz olan ve tabii çevresindekileri de mutsuz eden durağımızı, yeni, sıcak yuvasına kavuşturmuştu... Ellerine sağlıktı, ilk ders kaçmıştı ve sabah sabah hayretten hayrete koşulmuştu.

Bravoydu!

Salı, Mayıs 02, 2006

Otobüs Hikayesi - Mektup


Yıl 2001 olsa gerek. Çapa civarında bir durakta bekliyordum. Otobüs geldi. Bindik. Doğal dürtü olarak "arkaya doğru ilerlemeye" başladım. Yukarıdaki şemada görebileceğiniz gibi bir sahne oluştu. Kırmızı (bir kız), hemen yanında sırtındaki siyah çanta ile görünen mavi (ben) ve koridorda ilerleyemediğimiz için oluşan kalabalık.

Kıza en yakın ayaktaki kişi ben olduğum için, onun yolu açmasını bekledim. Ama o bambaşka bir alemde idi. Çok kötü bir şey yaşamış gibi duruyordu. Arkasından dolanıp da geçmek istemediğim için ben de yanında dikilmeye başladım. Farkında değildi olanın bitenin. "İlerleyelim beyler" sesi gelmesine rağmen kızda bir değişiklik olmadı (Neden olsun ki, seslenen kişi 'beyler' diyor). İki durak geçtik mi, tam hatırlamıyorum ama kızın dikildiği koltuktaki yaşlı kadın kalktı. Kız, boşalan yere oturunca ben de ilerleyebildim. O "başka bir alemde yaşayan kızın" hizasında, ayakta dikilmeye devam ettim. Aslında, orada dikilmemin sebebi, kızın o halde olmasına sebep veren şeye dair kafamda fikirler üretmekti.

Çok fazla düşünmeme gerek kalmadı. İpuçları birer birer dökülmeye başladı.
Anlatıyorum şimdi.

O sıralar, Nokia markalı telefonların ekranında, telefon sahibinin ismini gösteren 'kelimeler' olurdu. Veya ekranda, tuttuğu takımın ismini görmek isterdi insanlar hani.. Kızın telefonu eline alıp saate bakmasıyla birlikte ben de ekrandaki ismi gördüm. Duygu, Simge, Özge (şimdi o ismi hatırlamıyorum) gibi bir isim vardı ekranda. Kız, tek kelime ile "berbat" bir durumdaydı. Hani otobüs kaza yapsa, otobüste bir olay çıksa, kafasını o yöne çevirip ilgilenecek gibi görünmüyordu.

Tam o sırada, dizinde tuttuğu çantasına gitti eli. İçinden bir mektup çıkardı. Zarfa baktı bir süre. Sonra zarftan yavaşça bir mektup çıkardı. Diplomat zarfa sığsın diye katlanmış bir mektup. Antetli bir zarf, antetli bir mektup.

İsmi yaygın bir şekilde bilinen bir eğitim kurumundan yazılmıştı bu mektup. Kurum ismi vermeyeceğim şimdi. Şöyle başlıyordu; "Sevgili Duygu, Simge, Özge... (telefonda hangi isim yazıyorsa, işte o kişiye sesleniyordu mektup)."

Telefondaki isim ile mektuptaki ismin aynı olmasından dolayı, Poirot'luğumu kutlarken mektubun devamını da okudum. Kızın, neden böyle bir ruh halinde olduğunu anlamak için, Poirot olmaya gerek yok tabi:

".. Kurumumuz, önümüzdeki sezon için sizinle sözleşme yapmamaya karar vermiştir. Şimdiye kadar okulumuza vermiş olduğunuz hizmetler için teşekkür ederiz...."

Bir süre mektuba baktı. Sonra katladı, çantasına koydu.
Otobüstekilerin bu olaydan haberi bile yoktu.

Pazartesi, Nisan 10, 2006

Biraz alakasız olacak ama...

Yıl 2003.
Bir yaz öğleden sonrası. Hava daha kararmamış. Ama benim gözlerin bozulmaya başladığı zamanlar. Otobüslerin numarasını ancak burnumun dibinde durduklarında okuyabiliyorum.

Dalmışım bir ara.
Önümde bir otobüs durdu. Şu yeni yeşil otobüslerden, hani "çevreci". Otomatik vites olanlar. Hani yanında, güzergâhını gösteren "akan tabelalardan" var.

Otobüsün numarası yanlış hatırlamıyorsam 31b idi. Tam benim kafamı çevirip tabelayı algıladığım sırada, ekranda "Okmeydanı" yazısı çıktı!!!!

Gülmeye başladım kendi kendime, yanımdakiler de bana baktı. Hani öyle "deli" bir tipim de yok. Kıs kıs güldüm işte.
Belkıs.

Hayattaki komedileri de yakalayabildiğim için, övündüm kendimle.