İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Kasım 14, 2007

Marmara Denizi Durağı


Sahilden Bakırköy'e giderken yol üzerinde yeni bir otel açıldı. O otelin önünde bir otobüs durağı var. Geçen gün trafik ağırlaşınca, durağın ismini gördüm ve hemen fotoğrafını çekeyim dedim.



Karadeniz durağı ve Akdeniz durağının, hangi ilde ve ilin ne tarafında olduğunu da merak ettim. İstanbul'un Marmara Denizi ile sırt sırta duran güney hattı boyunca, neden sadece bu noktanın "Marmara Denizi" durağı olarak atandığını anlayamadım tabii ki. Mesela neden Yenikapı civarında değil bu durak ismi? :-)

Var mı bir fikri olan?

Çarşamba, Haziran 13, 2007

Fenerbahçem Benim Biricik Sevgilim.....

Futbolla uzaktan yakından ilgili olmayan bir insan olduğum için bu hikayenin ne tarihini ne de skorun ne olduğunu hatırlıyorum. Onun için baştan söyleyeyim sonra sormayın.

Benim bir deli kız kardeşim var. Kendisi futbol delisi ve fanatik Fenerbahçeli. Bir de kuzenimiz var. O, olayı daha da aşmış, anne baba demeden Fener demiş bir çocuk. Evet evet gerçekten ilk söylediği söz fenerdi ve babası Ankara Gücü taraftarı ve etrafında onu etkileyecek başka bir futbol sevdalısı yokken Fener dedi ilk kelime olarak. Doğuştan Fenerli diye biz ona diyoruz işte.

Sevgili kız kardeşim – başta da söylediğim gibi sene bilmem kaç – bir gün bana, abla hadi hafta sonu İstanbul’a gidelim dedi. Hem gezeriz, hem de teyzemi görmüş oluruz. Olur vallahi, niçin olmasın. Hatta süper olur dedim kendisine. Biz gitme kararı almış ama henüz aksiyon almamışken, doğuştan Fenerli kuzenimgil akşam bize oturmaya geldi. Laf lafı açtı, biz hafta sonu İstanbul’a gidiyoruz dedik. Doğuştan Fenerli “neyle gideceksiniz?” dedi, biz “bilmiyoruz” dedik. “Hafta sonundaki Fener-Galatasaray maçına araba kaldırıyorum. Ben size de yer ayarlarım, bilet falan almayın” dedi. “Olur” dedik biz de. Meğersem ben oyuna gelmişim, sevgili kız kardeşimin tek derdi zaten maça gitmekmiş. Futbol literatürü ile konuşmak gerekir ise ben golü yemişim. Neyse elden geleceğine kardeşimden gelsin gol, işin o tarafında değilim zaten.

Ama ama siz hiç bir otobüs dolusu futbol fanatiği ile yolculuk yaptınız mı sorarım size. Hem de, sözde de olsa bir Galatasaraylı olarak, ateşli Fenerbahçe taraftarlarıyla birlikte.

Benim bildiğim Ankara-İstanbul arası, otobüsle 6 hadi bilemedin 7 saat sürer. Biz tam 10 saatte vardık İstanbul’a. Arkadaşlar yola çıkmadan içmeye başlamışlardı ve bütün yol boyunca da içtiler. Tabi o kadar bira tüketimi sonucu, doğanın çağrısına karşı koyamıyor insan.

Biz 3 otobüslük bir konvoyuz. Biri durdu mu hepsi durmak zorunda. Otobüslerden birisi bir benzinliğe giriyor, diğerleri de peşinden. Durmuşken, sadece tuvalete gitme ihtiyacı duyanlar değil, herkes iniyor otobüslerden ve daha ziyade Galatasaray’a küfür şeklinde bir tezaruat başlıyor. Otobüs liderleri, zorla milleti tekrar otobüslerine bindiriyor. Kimse yerine oturmuyor. Her seferinde aşağıda yolcu kalmadığından emin olmak için sayım yapılıyor. Duraklama esnasında gazı almış olan arkadaşlar tezaruata devam ediyorlar tabi. Neyse yola devam, aslında küfürün biri bin para ama iki tane bayan var otobüste diye otobüs liderimiz yolcuları biraz sakinleştiriyor. Sakin sakin yolumuza devam ediyoruz. Ama bu sadece yarım saat sürüyor. Sonra gene birilerinin tuvalete gitmesi gerekiyor biz bu sefer benzinci bile bulamadan yol kenarında duruveriyoruz. 10 saat yolculuk böyle yarım saatte bir dur kalklarla tamamlanıyor. İstanbul’a indiğimizde bitik vaziyetteydim ama küfür lügatıma o güne kadar duymadığım, akla hayale gelmez kelimeler, söz öbekleri eklenmişti.

Yol boyunca bütün o duraklamalar, bağırmalar cümbüş bir yana beni asıl dumura uğratan, yolcuların sakinleştiği bir anda arkamızda oturan dörtlü grubun kendi aralarında yaptıkları bilgi yarışması oldu.

  • 1967 senesinde, Karşıyaka maçında golleri kim, kaçıncı dakikada attı?
  • 1983’de bilmem hangi futbolcu ne kadar transfer parası aldı?
  • Bilmem hangi başkan kaç oyla seçildi?
  • X futbolcunun kaç çocuğu var? Adları, yaşları?

Ve benzeri bir sürü istatistiğin sorulduğu sorular. Ha bu sonuncu size çok mu abartılı geldi? Gelmesin – inanın ben bunu istesem uyduramam- çünkü bu soru gerçekten soruldu ve cevabı da doğru verildi. Ben tabi futbolcunun adını bile hatırlamıyorum ama o esnada uyuyor numarası yapan ben ve kardeşim soruda biraz irkilip, cevabın doğruluğunun onaylanmasıyla beraber gözlerimiz fal taşı gibi açılmış, inanamamıştık.

Her zaman aynı amaçlarla, birbirini tanıyan insanlarla yola çıkmanın çok zevkli olacağını düşünmüşümdür. Düğüne, konsere, maça gitmek için toplaşmış, otobüs tutmuş insanlar. Gerçekten zevkli de geçer bu yolculuklar. Ama bu anlattığım yolculuktan sonra bir şeyi çok iyi anladım ki, AMAÇ gerçekten önemliymiş.

Futbol sevdalısı değilseniz, hele ki o takımın taraftarı değilseniz asla ama asla o otobüsle yola çıkmayın.

Çarşamba, Mart 14, 2007

İETT otobüsünde 45 dakikalık muavincilik oynamak


Sene bin dokuz yüz bilmem kaçtı (düşün akbil bile yoktu) ve ben yine okulluydum ve sınıfları doldurmak için katkıda bulunuyordum. 7 ‘ye bilemedin 8’e gidiyordum. Sonra da okuldan çıkıp eve gidiyordum.

Ben ve arkadaşım biletlerimizin bize verdiği yetkiye dayanarak otobüse binmiş, şoför amcamızın yüzüne bile bakmamış arkaya geçmek isterken, şoför bize baktı. İçimizden birinin seçilmesi gerektiğini ben anladım ve hemen atıldım. İçimde görev adamı bilinci vardı. Ya da buna bir nevi vatandaşlık görevi de diyebiliriz ve tabiri caizdir. Ve oracıkta muavin seçilmiştim, şoför amca yolu bilmediği için. Bu büyük bir görevdi ve öyle herkes yapamazdı.

Muavin amcalardan bildiğim kadarıyla para filan da toplamam gerekirdi ama buna lüzum yoktu. Sadece yol tarif edecektim. Bir de sonra şoför ağabeyin ayaklarını nasıl kullandığını yakından görecektim, sonra otobüse tanıdık biri binerse "bak ben muavin oldum" diyecektim, sonra duraklardaki insanlara gülümseyecektim. Bütün bunları neredeyse yaptım. Nerdeyse diyorum çünkü ufak bir aksilik çıkmıştı.

Şöyle ki, eve giderken genellikle yollar fazla ikiye, üçe ayrılmaz, ben de rahat rahat tarif ederdim. İşte bir yol ayırımında ben sağ mı sol mu diye karar veremezken, sağ dedim. Bak, demek istediğim soldu aslında. Yani sağımı ve solumu karıştırmıştım ya da bana göre mi şoföre göre mi söylemem gerektiğini kestirememiştim. Ellerimi kullanmakta aklıma gelmemişti, evet. Sonra işte, otobüs tam yanlış yola girdi, şimdi hapı yuttuk derken, arkadan homurdanmalar yükseldi. Ben, oracıkta istifa dilekçesini yazmayı, şoförün beni otobüsten atmasını, enseme bir tokat yemeği, hiç olmazsa kulağımın çekilmesini beklerken, otobüs durdu ve bütün bu etkinliklerin hiçbirisi olmadı. Gözlerimi şoför amcadan bir süre sakladım. Sonra bana seslendi. Gülümsüyordu. Hayır hayır, Erol Taş gibi değildi. Annemin ya da öğretmenlerimin bakışları gibiydi. Ben de "hehe" dedim ve barıştık, evet görevim elimden alınmadı. Sonra bana soğan ve sarımsak hikayesini anlattı. Ben de dinledim. Artık sağ sol yerine, soğan sarımsak diyordum. Bütün soğanlar ve bütün sarımsaklar son durakta bitince, rahatladım. Ama inmek istediğim durak bu olmadığı için bir daha geri yol almıştık ve haliyle 45 dakikayı geçmiştik. Sizleri kandırdım, özür dilerim, evet.

Çarşamba, Ocak 10, 2007

Gülerim Ağlanacak Halime, Otobüste Uyuyup Uyanınca Ben...

Uykuma fazlaca söz geçiren biriyimdir. Sevmem pek uykuyu, ziyan gelir bana uykuda geçen vakitler. Ama vücuduma iyi mi yapıyorum kötü mü yapıyorum bilmiyorum. Uzun süre uykusuz kalınca beynim uyumasa bile artık uzuvlarım yorgunluktan uyuya kalıyorlar. Aniden bacağım irkiliyor ya da kolum ani bir itişte bulunuyor, sanki bana ait değiller gibi. Böyle olunca: "Heh. Bacağım / Kolum uyuyordu, uyandı" diyorum.

Hal böyle olunca, uykusuzluk durumuna söz geçiremediğim en bilindik yerde otobüs oluyor. Bir gün 3 arkadaş İstanbul’dan Bursa ya dönüyoruz. Onlar önde iki kişi, ben arkada tek kişi oturuyorum. Eğlenceli bir toplantının ardından güle oynaya geçiyor yolculuğumuz ve hepimizin pili aynı anda feribottan Yalova' ya geçince bitiyor ve işte benim uyku zamanım başlıyor;

Saat gece 00.00 a yakın. Kapı zili gibi bir sesten sonra muavinin anonsu hayal meyal kulağıma geliyor ve karanlık olan ortam birden aydınlanarak göz kapaklarımı sanki kriko ile açmaya çalışıyor. Güzelce gerine, gerine uyanıyorum. İçerisi aydınlık dışarısı karanlık olunca dışarısı malum pek görünmüyor. Ama ben bir cama yaklaşıyorum bir camdan uzaklaşıyorum. Sonra kendi kendime konuşmaya başlıyorum;

Rabia: Allah, Allah babam değil mi o ya? (bir ileri bir geri gitmeler devam ediyor)
Rabia: Allah, Allah babam değil mi o Kadir ya? (iyice cama yapışmış bir vaziyette öndeki arkadaşa soruyorum)
Kadir: Ben nerden biliyim senin babanı Rabia ya!
Rabia: A valla babam. Babaaa, babacımmm.

Dışarıya deli gibi el sallıyorum çok şükür karşımdaki de bana el sallıyor. Artık kesin babam diyorum içimden.

Rabia: Babam benim, ay bak görüyor musun Kadir bu saatte üşenmemiş gelmiş beni almaya kıyamam ya. (Gözler kısık cama son bir kez daha yaklaşıyorum kesin emin olmak için)
Rabia: Oktay babam demi o?
Oktay: ?*!
Rabia: A babama biri sarılıyor. Kim o be?
Rabia: Baba?!

İşte o anda hem beyinsel hem de vücutsal olarak tam anlamı ile uyanıyorum. Tam gece yarısı herkes de bir sessizlik tüm gözler "Yazık çok da genç daha" der gibi benim üzerimde. Babamın başka birine neden sarıldığını anlayamamanın hüznü içimde, boynumu öne eğiyorum ve otobüsten iniyorum.

Adamın babamla ilgisi yok. Babam nere o nere.

24 yıllık babamı unutturdu bana bu uykusuz hallerim:) . Artık kurtul kurtulabilirsen arkadaşların dilinden. Bir Kadir "Baba, babacım" diyor, bir Oktay "A babama biri sarılıyor" diyor. Maskara oldum dillerine. Ama kendimde kopuyorum tabi gülmekten:)

Şu yaşıma kadar, otobüste başıma gelen en komik olaydı. Kendi arkadaşlarımın dilinde Uyur - konuşur (uyur-gezerin yeni sürümü), o gece ki yolcuların zihninde ise "Genç ama beyninde bazı noksanlarını olan bir kız" olarak yer edindim.

Yine de Gülerim Ağlanacak Halime, Otobüste Uyuyup Uyanınca Ben... :))

Çarşamba, Aralık 20, 2006

egypt air güvenlik görevlisi

Sudan'dan dönüyorum. Her türlü yorucu kontrolden geçip ( ki buna karanlık kabinde soyup döviz aramak dahil) uçağa bineceğim an karşıma zebellah gibi firavun suratlı bir güvenlik görevlisi dikildi. Çöl kumu renginde bir üniforması ve ancak mareşallerde görebileceğiniz sırmalı apoletleri vardı. Elimdeki abanoz ağacından yapılma geleneksel mızrağı göstererek:

-Sir, Bununla uçağa binemezsiniz! dedi. Ben de yılışık turist edasıyla:
-Come ooon! Bununla uçağı kaçıracağımdan mı korkuyosun? dedim. O anda o hantal herif bi hışımla elimdeki mızrağı kaptığı gibi bağırsaklarıma bastırıverdi!

-Sence bu tehlikeli bir alet değil mi? diyerek gözlerini gözlerime dikti. Bu ani afallama karşısında utanmış ve aşağılanmıştım. Bir anda hoş bir seyahatten değilde gurbetten dönüyormuş hissine kapıldım. Adam belli ki yaptığı küçük şovdan çok memnundu. Hollywood filmlerindeki cool polisler gibi hissetmişti kendini o an belli. Bana mızrağı İstanbul'a inişte vereceğini söylerken, nasıl bir intikam alacağımın ipuçlarını kendi elleriyle teslim ettiğinden habersizdi tabi...

Uçuşun sonlarında İstanbul semalarında artık deplasmanda değildim. O sırmalı apoletlerle ancak İstanbulumun otellerinde kapıcı olursun üniformalı çöl devesi. Şimdi aşağılanma sırası sende!
İnişten evvel adam mızrağımı bana teslim etmek üzere ortaya çıktı. Koridorun en başından elinde dimdik tutuğu mızrakla uygun adım gelen üniformalı güvenlik görevlisi çok geçmeden ıslık ve alkışların kendisine yapıldığını anladı. Ama artık çok geçti. Koridoru yarılamıştı geri dönemezdi. O esmer suratı kızaramadığı için mosmor bir et parçasına dönmüştü. Islıklar ve alkışlar matrak İngiliz yolcularının tezahüratlarıyla ritmik bir alay dalgasına dönüştü:

-Heyt yavrum be işte Mısır Havayolları güvenliği!

-Hey adamım! Biz batıda ateşli silah diye bişeyler kullanıyoruz, dene bence!

-Bunun yarı otomatiğini gördüm Aztek Havayollarında hahahaha!

-Aman şeytan doldurur dik tut! puhahahahaa

-En büyük güvenlik bizim güvenlik.....

-Oh güvenliği gördüm içim rahatladı, aramızda terörist varsa 2 kez düşünsün beyler hahahaha

Daha da kötüsü, koltuğumda iyice aşağı kaykılıp saklandığım için adama beni bulana kadar 2 ya da 3 zafer turu attırmam oldu arkadaşlar. Beni bulduğunda kızgınlıktan çok sevinç hissettim zavallıda. Bütün karizma gitmiş neler olduğunu anlamıştı. Çok keyifli neşe içinde bir iniş oldu. Sarsılan karizmamı fazlasıyla toparlamıştım.

Yıllar sonra bir taşınma esnasında o mızrakla Cihangir'de uzun bir yürüyüş yapmak zorunda kaldım. Öbür elimde de kafes içinde ev arkadaşımın papağanı varken üstelik... Karmaya inanır mısınız?

Sevgiler.....

Salı, Ekim 17, 2006

anlatmasam çatlardım

geçen akşam ofisten kaçmış, eve dönmeye çalışırken
tam da trafiğin belalı saatlerinde
otobüs seyrantepe'den çıkana kadar yarım saat kırkbeş dakika falan geçmişken
üstelik te o geceye dair bütün planlarım suya düşmüşken
ya sabır çeke çeke levent'e ulaşmışken
trafik yine kilitlendi.

tam 4 levent in bitip 1 levent in başladığı o gıcık düğüm noktasındayız
saat 7 suları
açlıktan midem sırtıma yapışmış durumdayım.

tam karşımdaki koltukta oturan kadın
çantasından bir hamburger çıkarıp yemeye başladı!

iki dakika sabredebildim, sonra şöförden rica edip indim
metrocity nin oraya kadar yürüdüm.

eskiden ayıp değil miydi böyle şeyler?
ya da ben mi ağaç kovuğunda falan büyüdüm?

Taksim sırası

Taksim meydanında otobüs bekleyen bir kuyrukta adamın birine yaklaşıp aynen şöyle sordum:

- Pardon, burası ne sırası acaba..?
- Taksim!
- Sağolun.

Bozuntuya vermeden adamın yanından ayrıldım.
Kazıkazandan çıktı mübarek, şansa bak yaa!

Biniyomuş gibi yapacaz.

Beşiktaş’ ta durakta beklerken iki yaşlı kadın otobüse beraber bineceklerdir. Kadınlardan biri gelen otobüse hamle yapar ve diğeri sorar:

- Biniyo muyuz..?
- Yok! Biniyomuş gibi yapacaz.

Harbiden otobüse biniyormuş gibi yapan birisini düşünün, aklıma geldikçe gülümserim...

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Ekspres otobüs arızası

Geçtiğimiz sene. Mecidiyeköy durağından ekspres otobüse bindik. İlkokul arkadaşımla denk geliyorduk o otobüste. O gün de denk geldik. Oturduk yanyana. Benim çanta okuma parçası dolu olur her zaman, ona da vermiştim okuyacak bir şeyler. TEM'den ekspres otobüs hızıyla eve dönüyoruz. Gün içinde yeterince bunaldığım için eve dönmeyi iple çekiyordum o zamanlar. O heyecanla nereye geldiğimizi bile kestiremeden bir baktık otobüs yolda kalmış. TEM'de gişelerin orada. İndik otobüsten bekliyoruz. Neyi beklediğimizi de bilmiyoruz.
Otostop yapalım desen, kim durur TEM'de?
Başka bir otobüsü bekleyelim desen, orası durak değil ve TEM'den geçen otobüs yok.
O sırada yanıma bir kamyon şöförü geldi. "Bauhaus'a nasıl gidebiliriz buradan acaba?" diye sordu. Adama tarif etmeye çalıştım ama sanırım anlamadı. O sırada kafamda bir ampül yandı ve dedim ki; "Arkadaşımla bizi yanına alırsan Bauhaus'un önüne kadar götürürüz sizi."
Biz iki eleman, geçtik kamyona. Kamyon Bodrum'dan geliyormuş. Şöför ve yanındaki yaşlıca adam, ikisi de karikatür gibi. Resmen karikatür. Birinin sadece gözleri çalışıyor, ötekinin sadece kulakları. Mesela telefon çalıyor, ötekisi bağırıyor şöföre "telefon çalıyoooo" diye.
Otobüsten hızlı gitmediğimiz gibi tırmanma şeridindeki bir TIR'dan da yavaş gidiyoruz. "Eh," diyoruz elemanla "yolda kalmaktan iyidir, en azından eve doğru ilerliyoruz."
Meğersem bu iki arkadaş Bodrum'dan İstanbul'a taşınan birilerinin eşyalarını getiriyorlarmış. Şöförün İstanbul'a ilk gelişiymiş, ötekinin gözlere güvenmediğim için sormuyorum bile. Bu iki karikatürden eşyalarını beklemekte olan ailenin de haberi var herhalde dakika başında telefon açıyorlar "neredesiniz" diye. Nerede olduğunu bilmeyen adam nasıl tarif eder nerede olduğunu? Edemiyor. Bana veriyor telefonu. Diyorum ki "siz merak etmeyin, biz Bauhaus'un kapısına kadar getireceğiz şöförü."
Öteki gişelere geldiğimiz sırada yanımızdan hızla bizim otobüs geçiyor. Yani o kadar yavaş gitmişiz ki. Hafif bir pişmanlık da yaşamadık değil ama bu iki karikatür amca ile de karşılaşmak akşamımızı aydınlattı. Otobüsteki tiplerin hiçbiri enteresan değildi.
Bauhaus'un önüne kadar geldik. Şöförü teslim ettik. Taksiye atlayıp siteye ulaştık. Ayrılırken "görüşürüz" demeyi de ihmal etmedik. Amcaların Bodrum'a nasıl döndüklerini de merak ettim.

Salı, Ekim 03, 2006

Carrefour'a gidecektik...

Bu arada merhaba demeyi unutmuşum. Burası İkaruslar kadar renkli.
Herkese iyi yolculuklar diliyorum! İkinci otobüs macerasıyla yola devam...

Kadıköy'den Carrefour'a gitmek için aceleyle otobüse binen arkadaşım
akbili daha basmadan otobüs şoförüne;

- Abi, biz Carrefour'a gidecektik!

demiş bulunur...

Şoför de bi güzel patlar:

- Bana ne lan! Nereye gidersen git!

(Güler misin, ağlar mısın..?)

Kazara elin kolun çarpar...

Taksim’den Ortaköy’ e gidecek olan otobüsün (40 T Sarıyer) şoförüne kapının ne zaman açılacağını sorduktan sonra; kapı ağzında beklerken adamın biri gelir yanıma…

- Ne diyo?
- Hariciyeciymiş. Amirliğe uğraması gerekiyormuş...
- Haklı adamcağız. Onun da hakkı. 5-10 dakka bekleyecek, dinlenecek adam. Nefes aldırmıyolar ki... Ben de diyodum önceden ‘niye bu kadar bekletiyolar?’ diye; ama yarım saat değil ki... 10 dakka dinlensin, gün boyunca çalışıyo adam, ona da yazık! De mi ama..?
- Doğru söylüyorsun abi...
- Bak bu 40 T! Sarıyer’ e sahilden gider. Bak şu da 25 T! Maslak’ tan gider. Mesela, sahilden giden Emirgan’ dan geçer. Bu geçmez. Ben nerden biliyorum tüm bunları. Her yere gittim çünkü. Bak bu 40 T sahilden, bu da 25 T Maslak’ tan gider. İstanbul’ u öğren! Öğrenci adamsın. Her yere gittim ben İstanbul’ da. Haa, nereye gitmedim. Bi Akmerkez’ e gitmedim. Nasıl gidiliyo oraya?
- Etiler’ de o abi, şurdan...
- Ha, niye gitmedim Akmerkez’ e..? Sosyete değilim çünkü ben. Oraya sosyeteler gider. Ha diyelim ki gittim; olur ya geçerken kazara elin kolun çarpar... Kırarsın camını, ödeyemezsin sonra. Neme lazım? Olur yaa, belli olmaz!
- Olur, olur...
- De mi..? Olur ya ayağın çarpar giderken; kırılır camı, çerçevesi... Ödeyemezsin o kadar parayı. Ben nerden buluyum o kadar parayı? Sosyete miyim ben?
(kapı açılır) Aha! Kapı açıldı.
- İyi günler abi!

Pazartesi, Eylül 18, 2006

BU OTOBÜS DEĞİL, BİR ARABA ANISIDIR!

Pazar gününün güzelliği içinde (Pazar gününden nefret ederim!) uyanmışım, ev ahalisiyle akşamüstüne kadar mutlu anlar paylaşmışım, sonra da arkadaşımla buluşmak için evden çıkmışım. Özel bir hazırlık da yaptığımı söylemeden geçemeyeceğim. Cici cici giyinmişim (Beni tanıyanlar bilir, genelde cicilerimle gezmem :P), hafif bir makyaj da yapmışım, oh mis…

Neyse malum arkadaşımla buluşuyoruz, çok leziz bir yemeğin ardından, GS-BJK maçı için Ortaköy’ü tercih ediyoruz. Birkaç duble bir şeyler de içiyoruz. Buraya kadar yine her şey çok iyi değil mi?

Hayır, kıyamete az kaldığını nereden bilebiliriz?

Maç bitiyor, boğazın eşsiz manzarasını izlemek ve muhabbeti süslemek için yola çıkıyoruz. Aklımızda fenerin oraya gitmek var.

Tam Kuruçeşme Divan’ın önünde Trafik ekibiyle karşılaşıyoruz. Tabii alkol muaynesi yapılıyor. (0.50 promili geçtiğiniz anda ehliyetinize 6 ay süreyle el konuluyor!) Arkadaşın alkol oranı 0.58 promil çıkıyor. Yani 6 ay süreyle ehliyeti rüyasında görecek… Polis memurları sağ olsunlar, çok iyi insanlar, hiçbir kaba söz sarfetmediler, sadece görevlerini yaptılar. Boynumuz kıldan ince, yapacak bir şey yok. Hatta bir iyilik yapıp, arabayı bağlamadılar. Başka bir ehliyeti arabayı teslim aldı, olarak gösterip bizi uğurladılar. Bu arada çok güldüğüm bir dialog yaşadım. "Geçen hafta Serdar Ortaç’ın da ehliyetine biz el koyduk, biliyor musunuz?"

Ben gülmekten bayılacağım, polis de gülerek;
"Ya işte, burada dansöz oldu kendisi…" demez mi?

Neyse biz bu olaya rağmen hala fenere gideceğiz, eminiz kendimizden…
(Saat 02:00 olmuş)

Yolda konuşa konuşa gidiyoruz. O da ne? Bir çevirme daha! Neyse çektiler bizi, cezayı gösterdik. Bizi bırakacaklarını ümit ediyoruz. Polis amca demez mi;
"Çek sağa, arabayı sana nasıl verdiler?"

Şaka bu herhalde, diye düşünürken arkamıza bir araba daha yanaşıyor. Genç ve güzel ablamız arabadan iniyor. Ehliyetini, ruhsatını veriyor. İçkili çıkmadı ama inanın ayakta duramıyor, hem kendisi, hem yanındaki erkek arkadaşı. GBT istemişler sanırım, kadın uyuşturucudan 2 kere tutuklanmış. Polisler arabayı aramak istiyor, kadınsa itiraz ediyor. Erkek arkadaşının kafası güzel, kaldırımda gülerek kıvranıyor. Kameralar gelecek diye ödüm patlıyor. Neyse arabayı arıyorlar bir şey çıkmıyor ama bir sorun var. Kadını da aramak gerekiyor. Erkek polis kadını arayamayacağı için benden rica ediyorlar, mecburen kabul ediyorum. Taksi durağından rica ediyor, memur bey;
"Arama yapacağız." diyor.

İçeri doğru yürüyoruz. Soruyorum yürürken hatuna "Çantanda bir şey var mı?"
Gülmekten başka bir şey yapmıyor. Kafayı yiyeceğim artık!
(Saat 03.20 olmuş bile!)

Neyse bol bol hap çıkıyor hatundan. Ben anlıyorum ne olduğunu. Polis;
"Bunlar ne?" diyor hatuna.

"Ödem sökücü, yeni silikon taktırdım da." Bana dönüyor, "Sizinkiler de silikon mu, kime yaptırdınız?" Ölmek istiyorum, bunlar rüya olmalı…

Neyse polisler hatunla erkek arkadaşını bırakıyor. İçki içeceğinize bunlar daha iyi kafa yapar, temiz iş değil mi? diye gülerek bize yaklaşıyorlar. Bu arada aramayı ben yaptığım için tutanak tutuluyor ve ben kadını aradığımı ve hiçbir şey! bulmadığımı yazan kağıda imza atıyorum.
(04:10 olmuş saat, sürünüyoruz!)

Sıra bize geliyor, ruhsat polislerde… Çekici bekliyoruz. Bu arada bir anons geliyor, kimden mi? Bizi ilk çeviren ve ceza yazan Semih abiden! "Onları bırakın, iyi niyetli insanlar. Herhangi bir taşkınlık yapmadılar. Evlerine gitsinler."

Geri dönüp Semih abiyi öpmek istiyorum! Fenere gitmek yalan oluyor tabii. Ne yapacağız. Bari trafiğe çıkmayalım, sabahı bekleyelim. En yakın neresi? Bizim ajans tabii ki… Ortaköy’e geliyoruz, ajansın önüne arabayı çekiyoruz. Hala şokta olduğumuzun farkındayız. Ne yapalım... Bari biraz uyuyalım diyerek, koltukları deviriyoruz.
(Saat 05:00 olmuş.)

Bir devriye arabasının, mavi-kırmızı dönen ışıkları ve telsiz sesine uyanıyorum. Şaka olmalı bu! Kimlik kontrolü yapılıyor. Kartımı veriyorum ve kapısının önünde yattığım bu yerde çalıştığımı anlatıyorum. İyi akşamlar dileyip gidiyorlar.

(Saat 05:40 olmuşşşş.)

Neyse bekçimizi uyandırmak istemediğim için arabada yatıyoruz. Saat 7’de kapıları açtığını duyuyorum, bekçimizin. Ajansa giriyorum, arkadaşım da kendi işine gitmek için ayrılıyor. 15 dakika sonra telefon çalıyor.

"Tuğçe, bizi ilk çeviren polis abinin adı neydi? Beni yine polis çevirdi de!!!!!!!!!!!!!!

Çok güvenli bir ülkede yaşıyoruz, arkadaşlar. Emin olun… Tek merak ettiğim, acaba darbe mi oldu, benim haberim yok???

Çarşamba, Eylül 13, 2006

Otobüs Hikayesi - Klima ve Telefon

İki gün önce otobüse bindim. Hani şu yeni Mercedes'lerden. Klimalı olanlar. Yere yakın. Koltuk sayısı az olanlardan. (E yeter be, konuya gir.)

İlk duraktan bindiğim için oturdum. Bakırköy'deyiz. Açtım, kitabımı okumaya başladım. Kitabım derken, benim yazdığım kitap değil tabi. Ama kitap bana ait, o yüzden kitabım diyorum. Para verip aldım. (Tamam anladık, uzatma.)

Motor çalışınca, şöför klimayı da açtı tabi. Hava çok sıcak değildi o gün, ama iyi geldi bana, üzerimdeki yağmurlukla soğuk hava birbirini çok güzel dengeliyordu. O sırada, arkadan bir kadın sesi yükseldi. "Şöför beeey, klimayı kapatır mısınız, hava zaten soğuk."
Klima anında kapandı. E tabi ben de yağmurluğumu çıkardım üzerimden. Otobüs hareket etti, ben hâlâ kitabımı okuyorum. Dedim ya, ben yazmadım o kitabı ama para verip aldım, o yüzden benim kitabım. (Düğmeye basıp indirecem ama seni otobüsten.)

Bir süre sonra klima yine açıldı. Ben kitabımı okumaya devam ediyorum. Yola çıktık ve ilerliyoruz. Aradan yirmi dakika kadar geçti mi bilmiyorum ama otobüste bir gürültü çıkmaya başladı. Kafamı kitaptan kaldırıp ön tarafa baktım. Şöförün yanında dikilmekte olan yolculardan biri, şöför ile bağırarak konuşuyorlardı. Ses "rabarba" olarak geliyordu kulağıma ama görüntü bir "inatlaşma" görüntüsüydü. Huysuz bir genç adam, şöför ile inatlaşıyordu. Neye inatlaştıklarını anlayamadım ama huysuz adamın yalnız olmadığı çıktı ortaya. İki kişilermiş. Şöför bir yandan otobüsü kullanıyor, bir yandan da adama derdini anlatmaya çalışıyor ama adamın dinlediği yok. Otobüsten kendisine destek çıkar mı diye etrafına bakıp duruyor fakat kimse adamdan yana çıkmıyor.
En sonunda yolculardan biri patladı: "Ya kardeşim, şöförü rahat bırakın inatlaşmayın, adam hem otobüs kullanacak hem de sizinle mi uğraşacak" deyince şöföre destek arttı.

Genç adam, "kötü adam" durumuna geldi bir anda. Yanına diğer arkadaşını da alarak, şöförü tehdit etmeye başladı. "Tanıdıklarım var benim, işsiz bırakırım seni" gibisinden bir inatlaşma başladı. Şöför de "ne yaparsan yap, yeter ki sus" dedi.

Peki genç adam n'aptı? Tuttu, telefonu açıp biriyle konuşmaya başladı. Otobüs ani bir fren yaparak kenara çekti ve şöför yerinden kalkıp bu genç adamın yanına geldi. "Kardeşim sen bana kaza mı yaptıracaksın, görmüyor musun, bu otobüste telefonda konuşmak yasak" demez mi?

Adam, şöförü hiç iplemeyerek konuşmasına devam etti. Şöför artık iyice kızmıştı. Yolcular da şöförden yana çıktı ve gürültüler başladı. "Kapatsana telefonu, yasak kardeşim", "İnadına yapıyor", "şuna bak, şöförü hiç iplemiyor bile" benzeri yorumlar gelmeye başladı. O sırada, klimanın kapatılmasını isteyen kadının kim olduğunu gördüm. Çünkü konuya direkt olarak başka bir boyuttan girdi:
"Lütfen şöför beyi rahat bırakır mısınız?" diyerek. "İnsanlar evine gitmek istiyor, oyalamayın lütfen şöförü" dedikten sonra ekledi, "şöför bey, siz de şu klimayı kapatır mısınız artık?"

Kadının üzerinde, kürklü bir mont vardı ve klimayı kapatmasını istiyordu bu hengamede.

Yanımdaki adam ise, beni güldüren cümleyi kurdu: "Ya bu kadar da duyarsız olunmaz ki, telefonu kapat diyor, adam hâlâ telefonda konuşuyor."

Neden mi güldüm? "Duyarsız" sözcüğünü herkesin her durumda kullanmasını sağlayan medyadan dolayı güldüm.

Neyse, otobüs ilerlerken, genç adamın yanındaki arkadaşı ne dedi biliyor musunuz şöföre?
"Son durakta görüşeceğiz seninle!".

Otobüs kısa bir süre sonra durak olmayan bir yerde durdu ve şöför otobüsü terk etti. Niye mi? Yol kenarındaki polis arabasını görünce "tehdit" konusunu polislere bildirmek için. Otobüsteki yorumlar: "Adam haklı, tehdit ettiler onu, güvenliği tehlikeye düştü şimdi."

Evine gitmek için sabırsızlanan insanların bir kısmı otobüsten indi. Tehdit eden adamla, arkadaşına baktım. Nasıl da tırstılar, yüzlerindeki renk attı. Polis geldi otobüse. Sinip kaldılar. "Varsa gerçekten bir şey, gelin karakola ifade verin" dedi polis. Adamlar ağızlarını bile açmadılar. Polis de "bu tırsıklar ancak kendilerini tehdit eder" diye düşündü herhalde, otobüsten indi. Otobüs yoluna devam etti.

Ben inerken, o iki dümbüğe baktım. Yanyana sinmiş, oturmuşlardı bir koltuğa. Son durakta ne yaptılar acaba merak ediyorum. Klimayı kapattıran abla da (belki benden bile küçüktür, yaşını çözemedim) inmişti ben inerken.

Garip bir yolculuktu. "Duyarsız" kalamadım, yazayım dedim.

Ya ya ya koko camboo

Geçen hafta Taksim. Gece saat 1.30 civarı. Beyza'yla hafif içki eşliğinde keyifli bir muhabbet gecesinin sonunda eve dönmek üzere Taksim-Bostancı dolmuşlarından ziverbey yönünden gidenlere bindik. Dolmuşa binmemizle birlikte arkamızdan 5 veya 6 kişilik siyahi erkek grubu da dolmuşa yerleşti. Muhtemelen Afrikalı oldukları anlaşılan ekibin çevresine rahatsızlık vermedikleri, vermeyecekleri daha ilk görüşte anlaşılmıştı. (Niye böyle bir açıklama yapma gereği duydum ki? Kendime sinir oldum şimdi.) Hatta birbirleriyle olan sempatik muhabbetleri nedeniyle dolmuş içinde hoş bir hava yarattılar.
Dolmuş hareket etti, yolcu ekibinin ücret uzatma safhası sonuçlandığında İnönü Stadı'nın yanından aşağı inen yokuştaki ışıklarda durduk. Yanımıza siyah camlı, genellikle kroların tercihi olan devasa boyutta bir cip yanaştı. Cip içinde şoförün yanında oturan, bünyeye alkol pompaladığı anlaşılan eleman, bizim bulunduğumuz dolmuşun içine bakmaya başladı. Siyahi arkadaşlar dikkatini çekti. Ve el kol hareketleri ile bu arkadaşlara sövmeye başladı. "Ulan geliyorsunuz Gana'dan Zimbabwe'den buralara! Ne işiniz var lan Istanbul'da!" vb. tepkisel cümlelerle sövmeye devam ederken, arada bizim dolmuş şoförünü de gaza getirmeye çalışıp bu arkadaşları dolmuştan indirmesi yönünde telkinlerde bulunmaya başladı.
Bizim dolmuş soförü durumdan kıllandı ve anlaşılan korktu ki hiç cevap vermiyor, 10-9-8-7... şeklinde trafik lambasının yeşil ışığını bekliyordu. Bu söven arkadaş dolmuşta beni ve Beyza'yı gördü ve "sizin ne işiniz var bunların arasında?" bakışı attı. Tahrik olmamak için kendimi zor tutan ben, bir yandan tepki vermek istiyorum bir yandan da açıkcası adamların mafyavari halleri beni kıllandırıyordu. Trafik ışığının geri sayımı devam ederken cip içindeki arkadaş son numarasını yapınca bende hatlar koptu. Sinirden dolmuş içinde gülmeye başladım. Ve yeşilin yanmasıyla cip hızla dolmuşu geride bırakarak uzaklaştı. Bizi güler misin, ağlar mısın psikolojisine sokan tavrı, cip içinde "ya ya ya koko cambo" şarkısı eşiliğinde dans etmeye başlamasıydı... Olayın finalinde bu şuursuz adam beni güldürdü! :))) :(((

Salı, Eylül 12, 2006

Taksi Hikayesi - Tek cümle

İki masalım var bugün size. Geçin şöyle arka koltuklara. Öteki hikayem de otobüsten. Belediye otobüsü hem de. Yeşil post. Neyse, ilk hikayem:

Bugün taksiye bindim. Kısa mesafe yolculuk. Yol boyunca hiç konuşmadım. Adam da ağzını açıp bir şey söylemedi.

İneceğim caddeye geldiğimizde karşımıza karmakarışık bir trafik çıktı. Normalde hiç tıkanmayan bir yerdi orası ve ben bile bu trafiği garipsedim. Taksici ise yol boyunca konuşmadı ama, ben "şurada ineyim ben bari" demeden önce bir cümle kurdu. Güldüm tabi. Adam da gülmemi beklemiyordu herhalde Nemrut duruşumdan, bana garip garip baktı.

Ne dedi peki taksici?

"Ulan İstanbul bitmiş, okeye dönüyor!"

Pazartesi, Eylül 11, 2006

biraz saçmaladım sanki ama paylaşmak istedim..

pazar günü cüzdanım çalındı.
öyle, kendi halimde, muhtemelen biraz da dalgıncana, yürürken, toplam beş dakika içinde.
(beş dakika olduğunu biliyorum, çünkü dolmuştan indiğim yerden cüzdanımın artık bende olmadığını fark ettiğim yere mesafe o kadar, tamam mı?)
evet, biliyorum, bütün suç bende. çantama fukara sümüğü stilinde yapışmalıydım, yapmadım.
konu cüzdanın çalınmış olması değil aslında. cüzdanı çaldırdığımı fark ettikten, o sersemlikle büyüklerimi arayıp bu durumlarda ne yapıldığını öğrendikten ve karakolda ifade verdikten sonrası..


karakoldakiler eve dönecek param olup olmadığını sordu, var dedim.
arkadaşlarım sordu, var dedim.
abim sordu, var dedim.
cebimde beş kuruş yoktu, beş kuruşum da çalınan cüzdanımla beraber gitmişti.
ama akbilim vardı.
otobüse binip evime döndüm.
yol boyunca da iett'ye dua ettim.

umarım akbil hırsızlığı diye birşey yoktur, ya da varsa bile popüler olmaz :)

Çarşamba, Eylül 06, 2006

Taksi Hikayesi. Müzik.

Cuma gecesi.
Yağmur yağıyor.
Taksi durdurdum bir tane.

Durdu önümde.
Tek başımayken ön koltuğa binerim. Nedense arkaya oturduğumda adamların biraz bozulduğunu düşünüyorum. Zaten yanlarına oturunca ben konuşmasam bile konuşmaya başlıyorlar. Ama arka koltuktan sohbet açma çabalarımın hiçbirine henüz cevap gelmedi.

Bu ilginç gözlemimden sonra asıl hikayeme döneyim.

Ön kapıya uzandı elim. Kapı kilitliydi.
Kilitleri açtı. İlk defa kapıları kilitli bir taksiye rastladığımı hatırladım o anda.

Bindiğimde özel radyolardan biri çalıyordu. (Özel radyo tabiri 90'larda çok kullanılıyordu, bu aralar azaldı gibime geliyor veya sadece ben böyle düşünüyor da olabilirim.)

Hani radyolar geceleri disco yayınlarına geçerler ya. O anlardan birindeyiz. Müzik çalıyor. Yağmurun ne zamandan beri yağdığını sorararak sohbete başlıyorum. Güleryüzlü biri çıkıyor neyse ki şöför, her cümlesini güleryüzüyle kuruyor: "İki saattir yağıyor abi. Aralıklarla. Bazen artıyor, bazen azalıyor."
Buğulanan camları klimayı açarak karşılıyor. Ben ilk soruyu sorduktan sonra susarım genelde.
"Bu yeni taksiler iyi oldu valla. Eskiden Tofaş'ta elimizde bezle alıyorduk bu buğuyu. Şimdi açıyoruz klimayı, anında gidiyor buğu."
Cevabım, küçük bir gülümseme oluyor.

Yol boyunca radyo açık. Frekansı hiç değiştirmiyor. Hani şu zenci-kadın vokalli trance şarkıları gibi elektronik müzikler olur ya. Onlardan çalıyor. Neyse ki ses normal bir seviyede. Böylece kendimi amcasının Şahin'ini ödünç almış, arkadaşlarını toplamış, gece "kız avına" çıkmış bir grubun olduğu bir arabada hissetmiyorum.

İneceğim yere az kala, yani yaklaşık on beş dakika sonra, sohbetin bittiğini düşünerek yeni bir sohbet açıyor. Frekansı değiştiriyor ilk önce. "Yaa bu ne böyle gavurca müzik, ne anlıyorlar bu müzikten. Küfür mü ediyor, ne diyor belli değil." diyor gülerek. Ben onun bu cümleleri kendi keşfiymiş gibi söyleyerek gülmesine gülüyorum. Yabancı müziği duyunca "küfür mü ediyor" diye tepki veren ilk kişi kimdi acaba diye düşünüyorum. İlk söyleyişi çok komik olmuş olacak ki, günümüzde bu cümle hâlâ sarf ediliyor ve gülenler de oluyor demek ki. "İneklik Etme Taksi Tut" sözünü kimin söylediğini hâlâ bulamadım bu arada.

Gülümseyerek iniyorum taksiden. Yağmur karşılıyor beni. Değişen frekansa rağmen, hâlâ yabancı müzik yayını yapan bir radyonun çaldığını belirtmeme gerek var mı, bilmiyorum? Gecenin karanlığında kayboldu gitti bile. Neşeli şöfördü. İyi.

Cumartesi, Eylül 02, 2006

Otibis

Dün ve bugün otobüse bindim.
Bir tanesi yeşil otobüstü. Bir tanesi mavi. Bir tanesi de kırmızı belediye otibislerindendi...

Hiçbirinde, hiçbir şey olmadı.!!!

Evet. Dün ve bugün otobüste hiçbir şey olmadı. Herkes yolu seyretti. Trafik akışkandı ve kimse konuşmadı. Hiçbir şey olmadı.

Valla.

Salı, Ağustos 29, 2006

Takı...

Sabahın 8'inde Altunizade'ye gitmek üzere Beşiktaş'tan binilen taksi dialoğu:

E:Günaydın, Altunizade'ye lütfen.
T:Günaydın efendim.
E:...... (güneş gözlüklerinin arkasında uyuklamaktadır)
T:Takı sever misiniz?!?
E:Efendim? ( küpelerim çok mu abartı olmuş acaba niye takı muhabbeti şimdi ne alaka sabah sabah?)
T:Takı hanımefendi, takı sever misiniz?
E:Eee...yani...tabi, şey...severim...(?)
T:Eşimin yaptığı takılara bir bakmak ister misiniz? (Arkaya bir siyah çanta uzatılır.)
E:Hmm...Aaa! Çok güzel şeylermiş , elinize sağlık eşinizin. (Pazardan almış eşim yapıyor diyor.Cumartesi günü Beşiktaş pazarı doluydu bu kolyelerle -bilekliklerle)
T:Efendim o elinizdeki bilmemne taşı, Brezilya'dan geliyor.Gramı şu kadar para.O kolye Metrocity'de aynısı 90 milyon.Telefonla resmini çektik, eşim evde aynısını yaptı efendimDökün hanfendicim çantayı koltuğun üstüne, rahat rahat bakın.Çantanın dibinde kristal kolyeler var.O da var, bu da var.
E:Yok dağıtmayalım ortalığı şimdi, birazdan inicem zaten.Siz arkaya dönmeseniz...
E:Hah, burdan sağa gireceğiz.Veya girmeyin siz hiç, ben sokağın başında ineyim.
T:Abla almıyo musun hiçbişey?
E:Eee..şey..ay sonu...para..pul..hık mık...( bir şeye benzemiyor ki senin hatunun takıları, ya da en azından ben beğenemedim)
T:Abla boşuna mı girdim ben bu trafiğe?
E:Ne trafiği yaw?15 dakikada Beşiktaş'tan Altunizade'ye geldik?
T:Abla almayacağını bilsem durmazdım.


Salı, Ağustos 22, 2006

2 velet ve bir metro

Yıl seksenlerin sonu aylardan ise yazdı yanlış hatırlamıyorsam ve güzide şehrimiz (deniz ural'a not : yol yakınken vazgeçebilirsin ama en yakın noktalama işareti 13 kelimetre sonradır belirteyim) istanbulumuzun ilk metrosu yapılmış bitmiş ve ilk birkaç günlüğüne beleş olarak halkın hizmetine sokulmuştu. On - Oniki yaşlarında bir velet olarak tabe böylesine bir millenyum yeniliği tarafımdan incelenmeden geçilemezdi ve geçilmedi de. (baskılara boyun mu eğiyorum nedir ama hayır 1000 kelimelik tek cümlelik bir post yakında gelecek endişe etmeyin) Ayarttığım bir arkadaşımla beraber kendimizi emniyet durağından metroya attık ve bayrampaşa sağmalcılar falan gibi varoşlara doğru giden hatta ilerlemeye başladı yepyeni toplu taşıma aracımız. Bir kaç durak geçince sanırım üçüncü duraktı sağmalcılarda inelim olduk fazla da uzaklaşmadan merkezimize. Önce ilk düşündüklerimi anlatayım bana acaip garip gelmişti metro metro diyerek yaygara yaptıkları, tamamen yer altından gitmesi önemli olan bir nesnenin yeryüzünden gitmesi.. o zaman böyle düşünmüştüm şimdi ise yorumlayabiliyorum metroyu bile türk usulu yapmışız ya ne denebilir ki. Zaten bir ara hangi belediye başkanı bilmiyorum ama bu alete hızlı tramvay ismi vermişti de sonra tamamen yüzeyden giden zeytinburnu hattı yapılınca e o hızlı tramvaysa buna ne isim vereceğiz yahu diyip tekrar metro ismini iade etmişlerdi. Bak şimdi de belediye başkanını takdir ettim rasyonel adammış yav bunun neresi metro kardeşim dedi heralde göreve gelince. her neyse ned beni dövecek blog konseptinden uzaklaşmadım umarım. biz şimdi iki velet indik metrodan istasyondan çıktık sağmalcılarda dolaşcaz neyini dolaşacaksak çıktık biraz turladık ve geri geldik ama guvenlikçi amca almadı bizi metroya. o bölgenin bütün çocukları kapıya yığılmış sabahtan beri amcanın başının belası oldukları için adam en sonunda hiç bir çocuğu içeri almamaya karar vermiş. biz arkadaşımla bi anda feci olduk tam olarak nerede olduğumuzu kestiremediğimiz ve indiğimiz durağın isminin bir hapishaneyi çağrıştırmaktan başka bizim için bi manasının olmadığı ve aşırı güvenliksiz görünen bir semtte evden millerce uzaktayız. ve tek eve gideceğimiz yolu bulabileceğimiz ulaşım aracı olan metroya binemiyoruz. adama yalanın bini bir para anlatıyoruz bir şeyler ama yemedi çocuk sarrafı olmuş iki dakkada. baktık adam nuh diyo sadece ve unutmuş bütün diğer kelimeleri biz de çaresiz dedik bu metro hattını takip edelim bir önceki durağa gidelim ordan binelim dedik ve cevreyolunun kenarından gayet yuzeyden hem de yaya olarak bir istasyon gittik. Bayrampaşaya geldik içimizde de inceden bi korku var burdaki güvenlikçi amca da böyle bir şey yapar mı diye ama baktık istasyonun onünde çoluk çocuk kalabalığı yok o zaman umutlandık ve evet bir şey demedi adam ve girdik istasyona ve evimize gidebildik. O zamanlar ilgimi çeken bir nokta da istasyonlardı çok temiz böyle kocaman yüksek tavanlı çok sakin durgun hoş mekanlar gibi gelmişti ve o istasyonlar hala da temiz ve güzel mekanlar. Acelesiz zamanlarda en sonlar istasyonlarda boş olur herkes merdivenin kendilerini ilk bıraktığı yerde dikilip bekler metroyu ya işte ben yürürüm en sona doğru otururum o durgunluğu hissederim ve metro gelir binmem önümden içindeki binlerce hayatla geçmesini o florasan ışıklarının atmosferinde izlemek güzel gelir nedendir bilmem.. Sonra o son sefer olur küfür ederek kendine çıkarsın istasyondan..