Şoför etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şoför etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 13, 2008

Yeni Nesil İETT Şoförleri

Akşam iş çıkışı. On dakika önce gelmesi gereken otobüsünüz bir saat geçmesine rağmen gelmemiş. Şoförün yüzünü zihninizde canlandırıp, "Kaç saattir neredesin kardeşim?!" türü sessiz çemkirmelere başlamışken nihayet otobüs gelmiştir ve itiş kakış içerisinde atarsınız kendinizi otobüse. Tam istim koyvereceğiniz sırada zihninizde canlandırdığınız tipe hiç uymayan bir şoför karşılar sizi: "Buyrun, hoşgeldiniz. Sizi şöyle arkaya doğru alalım". Aynı nezaketle sizden sonrakileri de karşılar. Ve bunu her durakta tekrarlar.
-Bu İETT'nin başlattığı bir pilot uygulama mıdır?
-Hayır, değildir.
-Şoförün kendiliğinden ortaya koyduğu bir performans, kendisi için küçük İstanbul için büyük bir adım mıdır?
-Hayır, değildir.
-Peki ya nedir?
-Saatlerdir direksiyon sallayan, trafikle ve envai çeşit yolcuyla boğuşmaktan yorgun düşen bir şoförün, bütün bunlarla başa çıkmak için geliştirdiği bir yöntemdir. Zira bütün bu nezaketi, yarı baygın, ellerini direksiyonun üzerinde birleştirip üzerine yatmış vaziyetteyken göstemektedir.


Not: Otobüste'ki ilk yazım. Son blog konferansında aldığım "Otobüste" yazarlık davetine geç icabet edişimin bundan sonraki yazılarımın frekansına etki etmemesini umuyorum.

Cuma, Mart 14, 2008

Otobüste Postası - Neyin var

Hikayemiz Serdar Kayman'dan.

Özel bir şirkette çalışıyorum. Evim Fındıklı'da, işyerim Levent'te.
Bir gün iş çıkışı iş arkadaşımla Levent durağına otobüse binmek üzere geldik..
Beklemeye koyulduk... 559C geldi işimize yaramadığı ve aktarma yapmayı pek sevmediğimiz için pas geçtik..
İyi ki pas geçmişiz..:))
Sonra 58 ul geliverdi.. İkarus, Macaristan yapımı..
Neyse ilk akbili ben bastım. Aylık akbil kullandığım için basmaktan korkmuyorum eskisi gibi..
Yanımdaki arkadaşım bayan olduğu için otobüsün harekete geçmesinden 3-4 dakika sonra akbilini bulabildi ve bastı..
Ben de her şeyden habersiz ön kapının yanındaki girintide bekliyorum :)
Zincirlikuyu durağına yaklaşınca şoför amca bey "senin neyin var?" diye bir soru yönetti bana..
Ben ansızın cevap verdim:
"Böğrüm ağrıyor, kalbime bişeyler batıyor sanki" dedim.. Gülmeye başladım..
"pardon" dedim sonra, anlamamıştım neyi kastettiğini..
Şöför tekrarladı "senin neyin var"
Ben gene gülmeye başladım...
Anladım ki ben akbil bastım mı , bilet attım mı ya da şöföre 150 lira kazandırdım mı diye soruyormuş..
Şoför bey "kusura bakmayın anlamadım neyi kastetdiğinizi dedim ve tatlıya bağladım".
Haliyle baya bozuldu şöför amcamız..
"Bizim oralarda öyle derler." dedi..
"Nerelisiniz?" diye sorduğumda...
"Yozgatlıyım." yanıtını aldım.
Otobüsten indiğimde deli gibi gülmeye başladım.. Hâlâ da aklıma geldikçe gülüyorum..
Hatta işyerinde arkadaşlarımız arasında bi espri oldu..
Gördüğüm her Yozgatlıya da soruyorum var mı böyle bir şey diye...
"senin neyin var".

Cumartesi, Aralık 15, 2007

Perşembe, Ekim 18, 2007

İETT'lerde Toz


İETT şoförünün toz bezi :) Gerçekten bu otobüslerin temizliği zor iş olmalı.

Pazartesi, Ekim 08, 2007

İ.E.T.T.'den haberler




Neymiş peki bu ödülün sebebi? Öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Çarşamba, Mart 14, 2007

İETT otobüsünde 45 dakikalık muavincilik oynamak


Sene bin dokuz yüz bilmem kaçtı (düşün akbil bile yoktu) ve ben yine okulluydum ve sınıfları doldurmak için katkıda bulunuyordum. 7 ‘ye bilemedin 8’e gidiyordum. Sonra da okuldan çıkıp eve gidiyordum.

Ben ve arkadaşım biletlerimizin bize verdiği yetkiye dayanarak otobüse binmiş, şoför amcamızın yüzüne bile bakmamış arkaya geçmek isterken, şoför bize baktı. İçimizden birinin seçilmesi gerektiğini ben anladım ve hemen atıldım. İçimde görev adamı bilinci vardı. Ya da buna bir nevi vatandaşlık görevi de diyebiliriz ve tabiri caizdir. Ve oracıkta muavin seçilmiştim, şoför amca yolu bilmediği için. Bu büyük bir görevdi ve öyle herkes yapamazdı.

Muavin amcalardan bildiğim kadarıyla para filan da toplamam gerekirdi ama buna lüzum yoktu. Sadece yol tarif edecektim. Bir de sonra şoför ağabeyin ayaklarını nasıl kullandığını yakından görecektim, sonra otobüse tanıdık biri binerse "bak ben muavin oldum" diyecektim, sonra duraklardaki insanlara gülümseyecektim. Bütün bunları neredeyse yaptım. Nerdeyse diyorum çünkü ufak bir aksilik çıkmıştı.

Şöyle ki, eve giderken genellikle yollar fazla ikiye, üçe ayrılmaz, ben de rahat rahat tarif ederdim. İşte bir yol ayırımında ben sağ mı sol mu diye karar veremezken, sağ dedim. Bak, demek istediğim soldu aslında. Yani sağımı ve solumu karıştırmıştım ya da bana göre mi şoföre göre mi söylemem gerektiğini kestirememiştim. Ellerimi kullanmakta aklıma gelmemişti, evet. Sonra işte, otobüs tam yanlış yola girdi, şimdi hapı yuttuk derken, arkadan homurdanmalar yükseldi. Ben, oracıkta istifa dilekçesini yazmayı, şoförün beni otobüsten atmasını, enseme bir tokat yemeği, hiç olmazsa kulağımın çekilmesini beklerken, otobüs durdu ve bütün bu etkinliklerin hiçbirisi olmadı. Gözlerimi şoför amcadan bir süre sakladım. Sonra bana seslendi. Gülümsüyordu. Hayır hayır, Erol Taş gibi değildi. Annemin ya da öğretmenlerimin bakışları gibiydi. Ben de "hehe" dedim ve barıştık, evet görevim elimden alınmadı. Sonra bana soğan ve sarımsak hikayesini anlattı. Ben de dinledim. Artık sağ sol yerine, soğan sarımsak diyordum. Bütün soğanlar ve bütün sarımsaklar son durakta bitince, rahatladım. Ama inmek istediğim durak bu olmadığı için bir daha geri yol almıştık ve haliyle 45 dakikayı geçmiştik. Sizleri kandırdım, özür dilerim, evet.

Perşembe, Şubat 22, 2007

Pembe Taksiler


Özgürümüz bildirmiş. Ben de Springwise'ın bültenini incelerken gördüm. Konu, blogumuzla ilgili olduğu için buraya da aktarayım dedim.

Malumunuz taksicilerimizin çoğunluğu [dünyanın her yerinde olduğu gibi] erkek. Ben yalnızca NTV'de Beyaz'ın ve Kadir Çöpdemir'in yaptığı "Biri Bana Anlatsın" isimli programda gördüğüm kadın taksi şoförünü biliyorum ama trafikte hiç denk gelmedim. Taksi şoförleri sadece bizim ülkemizde değil, neredeyse tüm dünyada "erkek mesleği" olarak biliniyor. Çoğu iş dalının "değişim yüzyılı" ile değişiklikler göstermesi gibi taksicilik alanında da ilginç örnekler yaşanıyor.

Özgür'ün gözlemlerinden üç-beş satırı buraya da geçireyim dedim:

Olay yaklaşık bir sene önce İngiltere'de yalnızca kadınlara kiralık araba sağlayan bir oto-kiralama firması ile başlıyor. Pink Ladies isimli bu firma yalnızca kadınlara, sürücü de isterlerse sadece "bayan şoförlü" araçlar kiralıyorlar. Ardından Moskova'da, bir girişimci olan Olga Fomina ve iki arkadaşı tarafından Pembe Taksi kuruluyor. Fakat Rusya'dakiler "yalnızca kadın yolcu taşırız" demiyorlarmış ve hem kadın hem erkek yolcu taşıyorlarmış. Ama hepsinde ortak yön, şoförün kadın olmasıymış. İşleri de iyi gidiyormuş ki, iki Daewoo araç ve iki şoför ile başladıkları iş hayatları 20 araç ve 27 şoförlü bir filo haline gelmiş. Şimdi de bu araçları Volvo S40'larla değiştirmeyi düşünüyorlarmış.
Ardından Dubai'de yalnızca kadınlara hizmet eden, yalnızca kadın şoförlerden oluşturulan bir taksi şebekesi 2007 yılında hizmete giriyor. Kadınların ve yanlarındaki çocukların daha büyük bir güven içinde ulaşımlarını sağlamalarına imkan tanıyor.
İran'da da kadın taksiciler başgöstermeye başlamış. Bu trend, "güvenlik" ve "kadınlar için yeni iş imkanları" tabanına dayalı bir biçimde büyüme eğilimindeymiş.

Türkiye'de de bence büyük bir açığı dolduracaktır. Erkek taksicilerin fevriliğinden çekinebilecek, kendisini anlayan kadın şoförleri tercih edebilecek bayanlar için elbette bulunmaz bir nimet olabilir. Trafikte diğer taksiciler ve erkek şoförler tarafından bir süre [kıskançlık kökenli] rahatsızlıklar yaşasalar da, sanırım bir süre sonra yollarda bol bol "pembe taksi" görebiliriz. Böylece önündeki araç biraz yavaşladı diye deli gibi kornaya basıp gürültü kirliliği yapan "erkek sürücüler"den de kurtulmuş olur trafiğimiz ve yolcular da gönül rahatlığı ile taksiye dönüp "hey taksi" diyebilir. Umarım.

Özgürümüz Alazımız'a da, Otobüste ahalisi adına, bu gözlemleri tüm dünya ile paylaştığı için teşekkür ederim : )

Niye Özgürümüz dediğimi de açıklayayım. Şimdilik gazetelerde televizyonlarda çıkmıyor Özgür'ün başarıları da, Türkiye'nin yetiştirdiği uluslararası adamlardan birisidir kendisi. Bir o kadar da mütevazı, bu başarılarını yakın çevresinden bile gizliyor neredeyse. Biz de TAK TAK TAK maşallah nazar değmesin diyerek, otobüste ahalisi olarak devamını bekliyoruz kendisinden. Söylemese de olur. Biz duyarız nasıl olsa bir gün:))

Özgür Alaz sevgili yolcular.

Cuma, Şubat 16, 2007

Ne yapmalı? Taksiler üzerine genel düşünceler

Nişantaşı'nda. Saat dört-beş suları. Trafik, akşam cümbüşüne hazırlık yapmakla meşgul. Tüm taksiler dolu geçiyor. En sonunda bir tanesi bana bakarak yaklaştı. Baktım, beni almak üzere durmuş (yani başka biri el etmiş de, onun için durmamış) bindim. "Nereye" diye sordu "AKM'ye" dedim.
Ne derse beğenirsiniz?
"Ya ben Beşiktaş'a gidiyordum da, yol üstünde bir yere gidersin diye durdum. Şimdi AKM'ye gidersem oradan dönemem. Acelem var. Arabayı servise götüreceğim...." bıdı bıdı bıdı başladı saymaya.

İlk defa bir taksici beni indirmeye kalktı. Şimdiye kadar sadece üç-dört kişilik bir grup halinde binmeye kalktığımızda bir taksicinin "mesafeyi beğenmeme" hastalığı ile karşılaşmıştım ama tek başıma iken ilk defa geliyordu başıma.

Ne yapsam diye düşündüm. Daha önceki düşüncelerim genel olarak "sen bilirsin" diyip inmek üzerine idi. Ama bu sefer "madem vaktin dar, niye ben çevirmediğim halde durdun ve daha binmeden önce nereye gideceğimi sormadan arabaya aldın" dedim.

"yaa işte Beşiktaş'a doğru bir yere gidersin diye düşündüm. arabayı servise götürmem lazım. akm'den dönemem şimdi..." vıdı vıdı vıdı yine aynı cümleleri ezbere saymaya başladı.

İyi akşamlar bile dilemeden indim. Arkasından da "b.k ye" dedim (dedim, itiraf ediyorum dedim)

Şimdi Meltem'in alttaki hikayesinden sonra yine aklıma geldi bu "indiren taksiciler". Bindikten sonra bir bahane ile indirmeye kalkan taksici geldi aklıma. Birçok kişiden de yoldaki trafiği görüp "ya ben karşıya geçemem", "OGS'm yok", "dönüşüm zor olur, siz motorla geçin karşıya" gibi yalan-dolan şeylerle insanların yolda bırakıldığını duydum. Peki bu taksicilere ne yapmalı, nasıl davranmalı.

Başlığa tekrar döneyim. "Ne yapmalı?"

Pazar, Aralık 24, 2006

şehirlerarası yolculuk

şehirlerarası yolculuklarda tanıdım hayatı... hayatın tanıklarını…
düşüncelerimi biriktirdim yollar boyu. yolları saydım kilometrelerce. başımı yasladım ay ışığına. gözlerimi diktim karanlığa. içimi boşalttım sahipsiz mecralara. fosforlu saatle öğrendim zamanı. susuzluğumu dinledim bazen. açlığımı sakladım kendimden. en önemlisi; hayatın tanıklarını dinledim saatlerce. kulak verdim hikayelerine, umut dolu tavsiyelerine, ibret verici sözlerine...

bir güney yolculuğunda tanıdım mesela Orhan abiyi. Antalya' da bir tiyatroda suflörlük yapıyormuş. ‘işletmeyi bitirdim, işsiz gezdim bir süre ve en sonunda bu işi buldum’ diyor kederli gözleri. kader bu ya, tam da tercih dönemi rastlıyorum Orhan abiye. ‘yazma işletmeyi; aç kalırsın benim gibi.’ diyor; fakat dinlemiyorum Orhan abiyi, yeni yeni hatırlıyorum dediklerini...

Kayseri'ye giderken orta yaşlı, yolun yarısını neredeyse devirmiş, şişman suratlı, gözlüklü bir beyefendiyi dinliyorum bu defa. Ankara'da bir otelde resepsiyon müdürü olduğunu söylüyor ve başlıyor hikayesini anlatmaya: kız almaya gidiyormuş Kayseri'ye. ‘aman ben geç kaldım, sen kalma haa!’ diyor. ‘acele et bak; yoksa evde kalırsın.’ sonra ekliyor; ‘bak kafamda saç kalmadı, daha yeni damat olacağız. üniversitede okurken hemen evlen, sonra gül gibi geçinirsiniz’ diyor şaka yollu. ‘aman abi, dur daha genciz, güzeliz yakma bizi şu çağımızda’ diyorum mütemadiyen. muhabbet uzuyor çeşitli anılarla, uykuya dalıyoruz bir süre sonra...

asker Salih’i unutuyordum az kalsın. memlekete dönerken tanışıyoruz. her hafta gittiğimiz pazarda ayakkabı satıyormuş. pek de hızlı konuşuyor, anlamakta zorluk çekiyorum. arada bir başımı sallayıp onaylıyorum, bazen de kendisi tekrarlıyor. bir soru sorsa tıkanıp kalacağımın farkındayım. neyse ki hep o anlatıyor, ben de puzzle oynar gibi Salih’i çözmeye çalışıyorum. askerlik günlerinden, komutanlarından, Edirne halkından bahsediyor. yaşını sorduğumda aynı yaşta olduğumuzu anlıyorum ve bulutları seyrederken Salih’in yerine kendimi koyuyorum, asker oluyorum bir süre… ve başlıyorum hâyâl kurmaya...

bu kez de irice bir amcanın yanındayım. özel şoförmüş kendisi. veryansın ediyor otobüsün şoförüne kendi kendine. ‘ya bas biraz, ne kadar yavaş gidiyor bu adam’ diye söyleniyor ya, ne fayda! bir ben duyuyorum amcamızın sesini. ‘takometre var araçta’ deyince; ‘benim Chevrolet olacaktı ki şimdi, en az 250 ile uçuyorduk’ diye yapıştırıyor cevabı. durum anlaşılıyor ve hız tutkunu amcanın yanında susmaya karar veriyorum…

sonunda kendimle baş başa kalıyorum. loş bir karanlık aydınlatıyor yüzümü, kısıyorum gözlerimi. benliğimle dans ediyorum. iç hesaplaşmamın ardından gözüm fosforlu saate takılıyor yeniden, geçmiyor zaman. sınırlı ve zorunlu yolculukta molayı bekliyorum çaresizce. gözlerimi uykudan saklarken ayın parlaklığı vuruyor yüzüme. uzunlarını yakan araçlar sıralanıyor yolda. muavin geçiyor arada bir, görevini yapma telaşı var suratında, gözler kan çanağı olmuş, saçları dağınık. camda gölgeler, çevrede ağaçlar. klimadan gelen yapay rüzgâr serinletiyor vücudumu. hafiften bir müzik yayılıyor kulaklara. uyum içinde devam ediyor şehirlerarası yolculuk… devam ediyor hayat… ve hayatın tanıkları birer birer iniyor otobüsten, evlerinin yolunu tutuyorlar umutla.

‘güle güle hayatlar!’ diyorum içimden…

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

tek kelime: taksiciler

ned in yazısını biraz geç gördüm.
ama bu taksicilerle yaşanan sinir harpleri öyle bir konu ki, beş yıl öncesinden kalma bir hikayeyi de hala aynı hırs ve heyecanla tartışabilirim.
taxi driver'da bir laf vardı:"yağmur yağarken, kentin kralı taksicidir" diye.
yağmurda taksi arama kabusu bir yana, nedir sahi bu taksicilerin zulmü?
hayır zaten bir şekilde ihtiyacım olmasa neden taksiye bineyim, başka yöntemler de var bir yerden bir yere ulaşmak için değil mi ama? ocağına düşmüş sefil bir faniye neden bu kadar kötü davranırsın be adam?
bir kere güzergahı asla beğenmezler:uzun mesafe olmaz, arabayı teslim edeceklerdir; kısa mesafe olmaz, parasını beğenmezler; karşıya geçmezler, trafik vardır; vardır oğlu vardır..
sonra bozuk paraları asla yoktur, müşteri olarak birincil görevlerimizin arasında üzerimizde tam gideceğimiz yerin tuttuğu kadar nakit taşımak vardır. aksi takdirde de başımıza geleceklere (taksicinin hakaretamiz bakışları altında araçtan inip, parayı bozdurup, hala çalışmakta olan taksimetrede yazan tutarı ezik ezik ödemek gibi) peşinen razı olmamız gerekmektedir.
çok uzattım biliyorum ama o kadar çok anım var ki sürüngen taksicilerle, başladım mı kendime mani olamıyorum. en iyisi bundan belki bir sene kadar önce başımdan geçen bir hikayeyle kapatmaya çalışayım:
sabahın kör saatleri, acelem var, beşiktaştan nişantaşına gideceğim. bir taksiye bindim. üzerimde de daha o sabah atm'den çektiğim iki adet 20'lik banknot dışında para yok. nişantaşında ineceğim yere geldiğimizde şöförle aramızda geçen diyaloğu zorlanmadan tahmin edersiniz sanırım:
"bozuk yok mu abla?"
"yok haliyle, daha yeni çıktım evden, bunu da yeni çektim bankadan."
"bozdurcaz o zaman."
"peki bozduralım."
bu şekilde benim inmem gereken noktadan itibaren 500 metre ilerisine kadar tüm simitçilere, kuruyemişçilere ve gazete bayilerine bozuk para sorarak ilerledik. netice sıfır. sorduğum son yerden de olumsuz yanıt alıp taksiye döndüğümde, sürüngen herif cebinden bir tomar bozuk para çıkardı ve son noktayı koydu:
"eh, hiç istemiyordum şimdi bozuk paralarımı vermeyi ama, madem bozduramadın.."
öldürmez misiniz??

Pazartesi, Nisan 17, 2006

Dolmuş (mu acaba)

Bu hikayemiz Denizli'den.
Bir gece, dolmuşa bineceğim. Gece dediysem, saat 21-22 civarı.
Lise'nin oralarda bir yerdeyim.

Orada tüm dolmuşlar Peugeot'tur. Sanırım İstanbul'daki "manevra kabiliyeti yüksek" dolmuşlardan ders almış olacaklar ki, en kütük araçlardan yapıylorlar dolmuşları. Bir de enteresanlığı vardır bu dolmuşların; inmek istediğinizde dolmuşun çeşitli yerlerine yerleştirilmiş, bildiğiniz kapı zillerinden vardır. Bastığınızda, şöför ilk durakta çeker kenara.
Eğer minibüs dolu ise, yolcu almaz transit geçer ve telsizle arkadakine haber verir; "Yetmişüüüüç! Saltak'ta Aygaz'ın önünde üç kişi bıraktım!"

Dolmuş durağında dikilen birisi, Peugeot markalı bir minibüs gördüğü zaman bir "el yapar". 10 Peugeot minibüs geçse, 9'u dolmuştur bunların zaten. Bazen benim gibi, görme bozukluğu yaşıyorsanız, okul servislerini de durdurmaya çalışmışlığınız var demektir. He he.

Akşam, dolmuş olduğuna emin olduğum (üzerindeki ışıklı tabeladan) Peugeot'yu durdurdum. Bindim. Meydana gideceğim. Ama bir gariplik var dolmuşta. Eski model bi Peugeot. İçerde de sigara kokusu var.
Yerime oturmamla fark ettim.
Şöförün arkasındaki koltukta, bir Ankaralı Turgut görünümlü adam oturmuş, elinde sigarası, içiyor!

Şöföre baktım, acaba farkında mı diye. Gayet de farkında ama şöförde de bir gariplik var. Deliydi sanıyorum. İki durak ileride durdu. Kapıyı açtı, indi şöför. Dışarıdan başka biri atladı bu sefer minibüsün direksiyonuna.
Şöförün arkasındaki koltukta, bacak bacak üstüne atmış Ankaralı Turgut kim acaba diyorum, elinde sigara, arada bir arkaya dönüp bakıyor. Ben varım dolmuşta, iki kişi de en arkada oturmakta.

"Acaba dolmuş diye herhangi bir servise mi bindim" diye şüphelendim. Etrafıma bakınıyorum, yoo bu bir bolmuş. Delikliçınar, Lise, Atatürk Caddesi falan yazıyor her tarafında.. "Uçakları, korsanlar kaçırır da; minibüsü-dolmuşu kim kaçırır yahu" diyorum kendi kendime. Pek tekin gelmedi o dolmuş bana. İndim, "Amaaan yürüyerek giderim" diyerek.

Denizli'de dolmuşu niye kullandığımı hala çözemiyorum zaten.
Beyoğlu İstiklal Caddesi'nin başından, Megavizyon'a kadar gideceğiniz bir mesafe sonuçta :)
En uzak mesafe de, İstiklal Caddesi'nin başından Tünel'e kadar (neredeyse).

Garip bir gün idi. Hala çözebilmiş değilim o dolmuşun hikayesini. İnen şöför deli idi, binenin de akli dengesinin yerinde olmadığını arkasında sigara içmekte olan adama bakıp da "beyfendi , dolmuşta sigara içmek yasak değildir" demek yerine önüne bakıp sürmeye devam etmesinden çıkarmıştım...

Bilemedim ben bu işi.