Denizli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denizli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ocak 15, 2007

Eski günlerden bir dolmuş hikayesi

Denizli'nin dolmuşları bir gariptir. İnmek için "şoför bey, müsait bir yerde durur musunuz" diye seslenmenize gerek yoktur. Bildiğimiz kapı zilleri konmuştur dolmuşların her tarafına ve siz inmek istediğinizde o zile basarsınız. Kanarya sesi ile zil çalar ve şoför ilk durakta dolmuşu sağa çeker. Siz de inersiniz.

(Enteresan değil mi?:)

Denizli'ye ilk gittiğimde dolmuşlarda bu ziller yoktu (yıl 1996 idi) fakat sonraki senelerde her dolmuşta karşımıza çıkmaya başladı. Bizim gibi şehire dışardan, öğrenci vizesi ile gelenler bu uygulamayı güzel bir fikir olarak görürdü. Zira en arkada oturan, ince sesli bir bayanın "şoför bey inecek var" bağrışını, ön tarafta kendini Peugeot markalı minibüs motorunun gürültüsüne kaptırmış şoföre duyurması çok zordur.

(Denizli'de de arka sırada oturanlar, öndekinin omzuna dokunarak şoföre parayı uzatırlar. Fakat "şuradan bir kişi geçiriveğcen mi?" sorusu ile uzatırlar bu parayı. Ben bir kere bile "amca/teyze, oradan bir kişi geçmez, çok dar" esprisini yapamadım tabii.)

Dolmuş hatlarını verimli kullanmak için Kınıklı bölgesinde minibüsler garip bir uygulama yapar. Eğer yolun öte tarafına gidecek bir yolcu varsa (oraya Kınıklı derler) tam o bölgeye gelindiğinde şoföre "Kınıklı var" diye bağırırdı veya şoför o bölgeye geldiğinde yolculara "Kınıklı vağ mı?" diye sorardı.

["Kınıklı var" diyen olursa yol azıcık uzardı. Kınıklı'da bir de halı saha vardı ve şimdi anlatacağım hikayede biz o halı sahaya gidiyorduk.]

Gündüz okulda yorulmuşuz, akşam maç yapmaya gidiyoruz ve atlamışız minibüse. Üç kişiyiz. Sanırım o halı sahaya ben ilk defa gidiyorum (tam olarak nerede ineceğimize dair bilgilerim kesin değil yani) ve tam Kınıklı ayrımına geldiğimizde şoför arkaya dönüp minibüste kalmış üç-beş yolcuya "Kınıklı vağ mı" diye sordu. Bizim eleman "Kınıksız var" deyince ben gevşedim biraz. Komik tipli de bir elemandı ve ufak bir kahkaha krizine girip çıktım.

Kınıklı'ya sapınca, dolmuşun halı sahanın önüne kadar gidip gitmediğini bilmediğim için o gevşeklik ile şoföre şu soruyu da sordum (itiraf ediyorum, sordum):
"Kaptan, stadın önünden geçiyor musun?" !!!

Şoförden önce, bizim elemanlar döndü bana şaşkın şaşkın. "Ne stadı lan?" diye. Denizli'de bir tane "stad" var ve o da gittiğimiz bölgeden oldukça uzak ve o dolmuş stadın önünden geçmiyor. (Fenerbahçeliler çok iyi bilir o stadı.) (sosyal mesac)

Gitmekte olduğumuz halı sahaya "stad" diyerek halı sahayı onore, kendimi rezil, arkadaşları kahkaha krizine terk etmiş ve şoföre de "manyak bu çocuklar" dedirtmiştim. Sen misin "Kınıksız"a gülen. Koskoca "stad" gülüyor şimdi sana:)

Pazartesi, Nisan 17, 2006

Dolmuş (mu acaba)

Bu hikayemiz Denizli'den.
Bir gece, dolmuşa bineceğim. Gece dediysem, saat 21-22 civarı.
Lise'nin oralarda bir yerdeyim.

Orada tüm dolmuşlar Peugeot'tur. Sanırım İstanbul'daki "manevra kabiliyeti yüksek" dolmuşlardan ders almış olacaklar ki, en kütük araçlardan yapıylorlar dolmuşları. Bir de enteresanlığı vardır bu dolmuşların; inmek istediğinizde dolmuşun çeşitli yerlerine yerleştirilmiş, bildiğiniz kapı zillerinden vardır. Bastığınızda, şöför ilk durakta çeker kenara.
Eğer minibüs dolu ise, yolcu almaz transit geçer ve telsizle arkadakine haber verir; "Yetmişüüüüç! Saltak'ta Aygaz'ın önünde üç kişi bıraktım!"

Dolmuş durağında dikilen birisi, Peugeot markalı bir minibüs gördüğü zaman bir "el yapar". 10 Peugeot minibüs geçse, 9'u dolmuştur bunların zaten. Bazen benim gibi, görme bozukluğu yaşıyorsanız, okul servislerini de durdurmaya çalışmışlığınız var demektir. He he.

Akşam, dolmuş olduğuna emin olduğum (üzerindeki ışıklı tabeladan) Peugeot'yu durdurdum. Bindim. Meydana gideceğim. Ama bir gariplik var dolmuşta. Eski model bi Peugeot. İçerde de sigara kokusu var.
Yerime oturmamla fark ettim.
Şöförün arkasındaki koltukta, bir Ankaralı Turgut görünümlü adam oturmuş, elinde sigarası, içiyor!

Şöföre baktım, acaba farkında mı diye. Gayet de farkında ama şöförde de bir gariplik var. Deliydi sanıyorum. İki durak ileride durdu. Kapıyı açtı, indi şöför. Dışarıdan başka biri atladı bu sefer minibüsün direksiyonuna.
Şöförün arkasındaki koltukta, bacak bacak üstüne atmış Ankaralı Turgut kim acaba diyorum, elinde sigara, arada bir arkaya dönüp bakıyor. Ben varım dolmuşta, iki kişi de en arkada oturmakta.

"Acaba dolmuş diye herhangi bir servise mi bindim" diye şüphelendim. Etrafıma bakınıyorum, yoo bu bir bolmuş. Delikliçınar, Lise, Atatürk Caddesi falan yazıyor her tarafında.. "Uçakları, korsanlar kaçırır da; minibüsü-dolmuşu kim kaçırır yahu" diyorum kendi kendime. Pek tekin gelmedi o dolmuş bana. İndim, "Amaaan yürüyerek giderim" diyerek.

Denizli'de dolmuşu niye kullandığımı hala çözemiyorum zaten.
Beyoğlu İstiklal Caddesi'nin başından, Megavizyon'a kadar gideceğiniz bir mesafe sonuçta :)
En uzak mesafe de, İstiklal Caddesi'nin başından Tünel'e kadar (neredeyse).

Garip bir gün idi. Hala çözebilmiş değilim o dolmuşun hikayesini. İnen şöför deli idi, binenin de akli dengesinin yerinde olmadığını arkasında sigara içmekte olan adama bakıp da "beyfendi , dolmuşta sigara içmek yasak değildir" demek yerine önüne bakıp sürmeye devam etmesinden çıkarmıştım...

Bilemedim ben bu işi.

Cumartesi, Nisan 08, 2006

Çizmesem, Çatlardım Anlatırken



Yıl, hiç unutmam, 1999. Yani saçlarımı kestirmişim artık. Bir gün evden çıktım. Aşağıdaki caddeye indim. Cuma günüydü hatta, çok iyi hatırlıyorum. Sabah saat dokuz gibi.
Minibüs beklediğim yerin tam arkasında bir kadın kuaförü vardı. İçerden bir kız (yaşı benim civarımda falandı) çıktı ve benim yanımda minibüsü beklemeye başladı.
Ben cool adam havasında, sigaramı içiyordum. Kızın duruşu bir garip geldi bana, o yüzden arada bunu inceliyordum.
Hava sıcak olduğu için, yazlık bir ayakkabı giymişti ve devamlı ayakkabısına bakıp duruyordu. Ve devamlı gülüyor, gülümsüyordu. "Bir Tinto Brass kızı" gibiydi yani. Ben de "niye bakıyor ki, niye gülüp duruyor ki kendi kendine" diye bakıyordum kaçamak bakışlarla.
Neyse dolmuş geldi. Şimdi lütfen yandaki şekle bakın:

Ayakta yolcu almıyordu dolmuşlar (başka bi şehir bu). Üstüne üstlük, dolmuşta da sadece iki tane boş yer var. Birine o oturacak, diğerine ben. Mavi ile işaretlenmiş yere ben oturdum, o da gelip kırmızı ile işaretlenmiş cam kenarına oturdu. O en arka sırada oturanlar, önleri açık olduğu için, genellikle ayağa kalkar ve gidip kendi ücretlerini ödeyip yerine geçer. Kalkıp öne doğru gittim, kendi ücretimi ödedim ve yerime döndüm. Ben oturduğum zaman, bu ayağa kalktı. "Para vermeye gidecek herhalde" dedim içimden. Orasını burasını kurcalarken (çantası, yan cebi, arka cebi, cüzdan cebi, paçası..) minibüs bir dönüş yaptı ve bizimki dengesini kaybedip hoppaa diye kucağıma düştü. "Afedersiniz" dedi gülerek. Cool adam pozumla "önemli değil" dedim. Sonra, çıkardı parayı ve ne yaptı biliyor musunuz? Bana dönerek "Burdan bir kişi uzatır mısınız?" dedi!!!

Resme bir daha bakıp, durumu hayal edin.

Ne yaptığımı hatırlamıyorum. Ya aşağıdaki post'ta olduğu gibi bön bön suratına bakmışımdır ya da gidip verip gelmişimdir. Ama aynı durakta indiğimizi hatırlıyorum. Kaçmıştım, peşime takılır diye. Sanırım takılmadı. Ama arkamdan "salak" demiştir herhalde. Varsın desin.

Yine minibüs

Yıl yine ya 1997 ya da 1998.
Aynı minibüs hattına binmiştim.
Bu sefer, okuldan şehre dönüyordum.
En arka sıranın bir önüne oturmuştum bu sefer. Cam kenarı.
Arka sıraya iki tane kadın bindi. Orta yaşlarda olsa gerek. Tiplerine bakmadım. Arkama oturdukları gibi konuşmaya başladılar. Sanırım bir "ev gezmesinden" dönüyorlardı.
"Ev gezmesine" gittikleri kadın arkadaş,ı herahlde bunun canını sıkmış. Yanındaki arkadaşına kendi kocasını falan anlatıyordu. Evine misafirliğe gittiği kadının kocası sanırım karısıyla ilgilenmiyormuş artık (nereden öğrendiyse bunu) , "bak benim kocama, beni seviyor" diyordu. "O kendi kocasına baksın" diyordu. Merak ettim aslında bunları diyen kadını o sırada, arkama dönüp bakacaktım ama dönemedim.

O zamanlar, yanımda hep Walkman vardı, hani kaset çalar. Ondan vardı o sırada kulağımda. Ama şarkı arasına denk gelmişti herhalde sohbet (hani ses kısıkken dışardaki sesleri duymaya başlarsınız ya), Walkman'i kapattım ama kulaklıklarımı çıkarmamıştım. Herhalde ya beni "Walkman dinliyor, duymaz" diye düşündüler veya gerçekten de tüm minibüsün duyması için öyle yüksek sesle konuşuyorlardı.

Her iki durumda da hoşuma gitmedi.
İlla kimse dinlemiyor diye minibüste de dedikodu yapılmaz ki.
Normal zamanda da yapılmaması gerekir ya, neyse... İnsanlık bunu biraz geç de olsa keşfedecek bir gün. TV'ciler nasıl para kazanacak o günler geldiğinde, merak ediyorum açıkçası.

Minibüs

Yıl 1997 ya da 1998. Öğrenciydim. Saçlarım uzundu. Okula gitmek için şehir içinden minibüse binmiştim. Şöförün arkasındaki koltuğa oturdum. Bir durak sonra arkadaki sıraya yaşlı bir kadın oturmuştu. Benim omzuma dokunup, "Kızım şurdan bir kişi uzatır mısın" dedi. Döndüm. Suratına baktım. Parası elinde duruyor, benim suratıma bakıyordu. Neden bön bön baktığımı da anlamadı herhalde. Ben de parayı falan uzatmadan kafamı önüme çevirdim.

Saçlarım onunkinden güzel diye canımı sıkmak istemişti herhalde.
Parasını da kime verdiyse...

p.s. Desperate Housewives'ı izleyenler bilir. Carlos'un annesi rolündeki kadın var ya. Aha işte aynı onun kadar "pis bakışlı" bir yaşlı kadındı. Hiç sevmem.

Dolmuş minibüs hikayeleri devam edecek.