Pazartesi, Ocak 29, 2007

Ağır ağır 'ineceksin' o merdivenlerden...

Yeni bir şehrin otobüslerine ve diğer ulaşım araçlarına alışmak; havasına, suyuna, taşına, toprağına alışmaktan daha bir zor geliyor bana da. (Burada hemen sevgili Selim Yörük'ün çok sevdiğim Müsait bir yerde inebilir miyim İstanbul? yazısı aklıma geldi.)

Ankara'ya gelişimin henüz ilk ayını bile çıkmamış. Beynimi tam kapasite çalıştırıp bütün şehri öğrenme telaşı içindeyim. Ama öğrendiğim semtler listemde yarım bir Bahçelievler'den başka bir şey yazmıyor henüz.

Bir şehrin kaybolmadan öğrenilemeyeceğini hep savunurum. O yüzden yanında şehri tanıyan biriyle gezerek, o yolların ve raconların akla kazınmasını beklememek gerek. O çamura gireceksin, o telaşa düşeceksin, soğuk terler döküp tövbeler edeceksin, iç sesine küfürler öğreteceksin... Bak bakalım unutuyor musun bir daha o yolları?

Ben de o zamana kadar Ankara'yı, ancak yanımda ablam olduğu halde tanıyorum. Ve sonunda artık kaybolma zamanımın geldiğini düşünüyorum.

Bir gün okul çıkışında eve değil de Kızılay'a gitme kararı alıyorum. Önemli bir karar vermiş olmanın güveni bana acayip tripler pompalıyor. Tomb Raider edasıyla atlıyorum servise. Şoföre "Kızılay'a çek, çabuk!" diyorum. Şoför amcadan "dörtte kalkir servis, az bekle" cevabını alınca kendime dönüyorum. Dört geliyor, hareket ediyoruz. O Köy Hizmetleri binası senin, bu Diyanet İşleri binası benim, çirkinliklerine henüz alışamadığım yapı manzaralarını izleyerek Kızılay'a varıyorum.

Kızılay başımı döndürüyor. Dost'tan çıkıp Bilim ve Sanat'tan fanzin topluyorum. Elim kolum dolu kafe keşiflerine çıkıyorum. Nerenin çalışanları daha samimi, nerenin müzikleri daha bana göre hepsini tek tek öğreniyorum.

Akşam oluyor. Metro istasyonunu bulup içeri giriyorum. Soğuk terler sırtımdan dökülmeye başlıyor. Çünkü metroya ilk kez kendi başıma biniyorum! Öncelikle biletim yok. Bilet almalıyım. Öğrenci pasomu henüz almadım, buna rağmen öğrenci bileti alabilir miyim acaba? Bilet ne kadar diye sorarsam Ankara’da öğrenci olmadığımı zannederler mi? Hadi bileti aldım, o kartı makineye sokup çıkarırken sorun yaşar mıyım? Gören olur mu? Ya turnike açılmazsa, olur mu olur. Özet olarak, kendimi bin yıllık Ankaralı gibi hissetmek, kimseye bu işlerin acemisi olduğumu göstermemek istiyorum. Bu yüzden de, zaten ördek kıvamında olan ben “şaşkın ördek” mertebesine yükseliyorum.

Metro ve Ankaray hatlarının kesiştiği duraktır Kızılay. Ankaray hattı için, turnikeyi geçtikten sonra sağ ve sol taraflardan aşağıya inen merdivenler vardır. Trene bu merdivenlerden iner, sonra bir merdiven daha iner öyle binersiniz. Karşı tarafta, yolun karşı tarafındaki girişten gelenler için, yine giriş ve çıkış turnikeleri vardır. (Baktım anlatamayacağım çizeyim dedim. Baktım çizemiyorum, anlayanlar anlamayanlara anlatır artık diye düşündüm. Lütfen aşağıdaki çizimden, benim resim kabiliyetim hakkında sonuçlar çıkarmayınız. Photoshop bu, bilmeyenin elini 2 yaşındaki haline döndürüyor. Resim, üzerine tıklayıp büyütünce daha iyi görülüyor.)



Ben bu telaşe içerisinde gidiyorum, bir tam bilet alıyorum kendime. Sorun yok. Turnikeye bileti sokuyorum, bana geri veriyor, geçiş açılıyor. Sorun yok. Ama bundan sonrası ne? Bilmiyorum. Sağ ve sol taraflara da bakmıyorum, bakıyorum da görmüyorum koca koca merdivenleri. Yahu, birkaç kere de bindim bu trene, insan bir dikkat etmez mi nereden varılıyor hedefe diye? Burası da pek tren geçecek bir yere benzemiyor. Ray yok, tünel yok, daha çok büyük bir hol gibi. Tenha bir saatti demek ki, koyun gibi takip edebileceğim gelip geçen birileri de yok. Zaten bekleyecek mecalim de kalmamış. Zira orada bulunan herkesin beni izleyerek ‘işte bir hıyarloti daha’ deyip ‘nıhaha haha haha’ diye güldüklerini zannediyorum.

Bütün bunları düşündüğüm birkaç saniye içinde karşıda, benim girdiklerimle aynı olan turnikeler gözüme çarpıyor. ‘Herhalde’ diyorum kendi kendime, ‘başka bir yol olmadığına göre buradan çıkılıyordur.’ Gidiyorum, karşıdaki çıkış turnikelerinden bir güzel çıkıyorum. Aslında metronun yeraltından gittiğini, mantık olarak trene varmak için bulunduğum yerin aşağısına inmem gerektiğini biliyorum. Ama aklımı adrenalin kaplamış bir kere. Gidip oradaki merdivenlerden birinden yukarı çıkıyor ve kendimi yine Kızılay’da buluveriyorum!

Şimdi, Kızılay’dan Ankaray’a bineceğim her zaman, o merdivenleri görünce gülümsüyorum. Halbuki o kadar büyük ve o kadar meydanda duruyorlar ki, hala nasıl olup da göremediğimi anlamıyorum. Asıl komik olan, kendimi Kızılay’da bulunca ‘amaaan’ deyip, bir şey olmamış gibi tekrar gezmeye devam etmemdir. Kızılay’dan Kızılay’a gittim ben o gün.

Cumartesi, Ocak 27, 2007

Otobüse Önden Binilir de, Nerden İnilir?

Bursa'ya geldiğim ilk yıldı. Kendi ayaklarımın üzerine durma vaktiydi. Eve yerleşme, okuldu filan derken, ilk fırsatta ev arkadaşımla birlikte şehri keşfetmeye çıktık. Burda Özlem'ciğimi de anmış olayım, hikayede katkısı büyüktür :) Atladık otobüse şehir merkezine doğru gidiyoruz ama hiç bilmeyerek. Sadece ineceğimiz durak tarif edilmişti. Her yerin de o durağa göre tarifi alındığı için, durak son derece önemliydi bizim için. O zamanlar Bursa'da up uzun, körüklü, kırmızı, hantal mı hantal otobüsler vardı. Şöför gaza bastıkça can verir gibi sesler çıkarıp, sık sık yolda bozulanlardan. Neyse, biz otobüsümüzdeyiz yolumuza devam ediyoruz. İneceğimiz durağa geldik. Durağı kaçırmamış olmanın mutluluğuyla yerimizden kalkıp, arka kapının önünde dikilip kapının açılmasını bekledik. Tüm kapılar açıldı, bizimki açılmıyor. Kapı duvar. Sıkıştı herhalde, açılır herhalde falan diyip bekliyoruz hala. Baktık açılacağı yok, durak da kaçacak, orta kapıya doğru koşar adım ilerledik. Tam kapının önüne geldik ki, kapı kapandı, teker döndü. Vah, tüh, şimdi ne yapıcaz, diğer durak nerde ki falan diye bir endişe aldı bizi. İneceğimiz sonraki duraktan geri dönmemiz gerekiyor ya, otobüs giderken geçtiğimiz her yeri dikkatle beynimize kazımaya çalıştık kaçırdığımız durağa dönebilmek için. Bir süre sonra ikinci durağa geldik. Biz orta kapıda bekliyoruz. Bütün kapılar açıldı, hatta biraz önce açılmayan arka kapı bile. Bizimki açılmıyor. Bizdeki şansa bak! Bu sefer de bir umut arka kapıya koştuk, tam kapıya geldik ki yine teker döndü, otobüs hareket etti. Bu durak da kaçtı. Olay mahallindeki yolcular iki durak mesafesince bizi garip garip izledikten sonra, aslında sadece inmeye çalıştığımızı anladılar da, sağ olsunlar bize kapının üzerinde duran kırmızı küçük düğmeyi gösterdiler. O küçük düğme kurtuluşumuz demekti. Bastık sonraki üçüncü durakta indik. Tabi tarif marif her şey bitti, biz keşif yaptık. Bizim geldiğimiz yerlerde küçücük otobüsler, durmak için durak aramayan ve ‘Sağda ineyim!’ diye bağıran herkesi istediği yerde bırakan duyarlı şöförlerle yapılan toplu ulaşım hizmeti bulunduğu için büyük şehir adetlerini anlayamadık. Tam köyden indim şehre durumu yani :)

H.Ş.B.S.A : Her Şeye Burnunu Sokan Adam

Üsküdar'dan 2 numaralı otobüse atladık. Amacımız Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsünde inmek ve Kenan Doğulu konserinde deliler gibi eğlenmek... Otobüs bizim gibi öğrencilerle tıka basa dolu! Üniversite durağına gelmeden kız arkadaşla aramızda konuşuyoruz. Ancak herkes bizi dinleyebiliyor. Orta kapının önündeyiz. Öyle bir ortam hayal edin...

- Sen üniversite durağını biliyor musun?

dediğim anda yardım etme coşkusuyla yanıp tutuşan hemen karşımdaki adam sazıyor muhabbete:

- Üç durak var daha, gelince ben söylerim size.

Ardından kız arkadaş 'Ben biliyordum zaten!' dedi. Neyse biz konuşmamıza devam ediyoruz. Konserden sonra amcam beni alacak filan diye bahsediyor.

- Nerden?

- Kerem pastanesinde beklicem.

dediği anda adam ikinci kez daldı, yardım edecek ya!

- Kuyubaşı durağında ineceksin, bir durak sonra.

Yuh be adam! Nasıl adammışsın sen, anlayamadım ki! Türünün son örneği...
Kız arkadaş gıcık oldu tabii, ben gülmemek için zor tutuyorum kendimi. Otobüsten inince ağız dolusu güldüm. :) Sonra da bloga yazmak için telefone not aldım. İki ay sonra hikayemi okudunuz sonunda...

Çarşamba, Ocak 24, 2007

Dinlenme Tesisinde Duz mu Yaladın?

Isparta'dan Kars'a gidiyorum. Yol uzun. Hem de çok uzun. Yolcular tuhaf. Hava sıcak. Muavinse tanımlanamaz bir vaka. Ben ve bir arkadaşım arkalarda bir yerdeyiz. Hemen yanımızda da Kars'a değil de Paris'e gidiyorum havasında bir ceylan hatun. Uçak yolculuğunda sanki. Yüksek sesle konuşmakta ve tüm otobüstekilerin ve özellikle muavinin aklını başından almakta. Muavin hep yanımızda. Önlerde de bir beyamca var. Seslenip seslenip su istiyor. Muavin, hatundan ayrılmanın ve şuh sohbetini kaçırmanın siniriyle suyu verip geliyor. O da ne? Adam tekrar su istiyor. Muavin kuduruyor ve bağırıyor;
-Ne var yav ne var? Dinnenme tesisinde duz mu yaladın?
Ben ve arkadaşım dumur ve kopuş....
Su istemek mi? Bu muavinden mi? Sesimi çıkarmadım ayol. Densiz bana bir laf edecek, direkt kavga sebebi. Öyle ,çek müsait yere ineceğim, de denmez. Zor yıllar. Otobüsler yakılıyor falan.
20 saat yol gittik ama çoook şey öğrendik:)

vah yavrum vah..

Üniversitede okurken; okula gidiş için 3 vasıta kullanırdım..Göztepeden dolmuşla/otobüsle kadıköy, kadıköy'den vapurla eminönü ve ilk duraktan tramvayla beyazıd.. (tramvay kullananlar bilir; anonsları pek komik olurdu - sen kot ceketli, önce inene yol ver yavrum..üniversitede okumakla olmuyo :)) ya da duygusuz bir ses tonuyla Sultanahmet - blue mosque /turistler için..İşte deminki "beyazıd" durağını da aynı o tonda okumanızı isterim..)

Dolmuş kısa sürdüğünden; tramvayda da okuldan birilerine rastladığımdan sadece vapurda (şanslı günümdeysem eğer) bişeyler okuyabilir ve müzik dinlerdim..

Gene böle bi sabah; vapurun üst katında içerde; merdiveni çıkınca karşınıza gelen kapısız ana salonda (eminönü vapuru yalnız; bi düzgün hayal edin; beşiktaş diil :) sağdan ikinci sırada ters oturuyorum daha az kişiyle yüzyüze gidebilmek için..
Karşımda da orta yaşın üzerinde bir teyze var; çantası dışında mutlaka bir de torba taşıyan bütün yaşıtları gibi elleri kucağında kavuşmuş etrafa bakıyor..

İnsan kendisine uzakta da olsa bakan gözü hisseder ya hani...biliyorum, başım önde kitap okusam da, kulağımdaki müzikten başka ses duymasam da bana bakan biri var..kafamı kaldırıp da baksam mı acaba?..aman kimse kim yaa..ne bakıcam..sabah sabah şimdi sinirlenicem ne bakıyor bu bana diye..boşver oku sen..off okuyamıyorum ki..müzikle tempo tutucam tutamıyorum ayağımla; bana bakan kiimm??

Kafamı yavaşça kaldırdım sağı solu taramak için; ama kaldırır kaldırmaz zaten markaja alındım..o teyzeymiş evet..biraz bakıştık, sonra ben başımı indirip korunaklı dünyama geri döndüm..ara ara baktım hep bana bakıyodu ve gittikçe acıyan gözlerle..merak etmedim diil ama kitabın güzel bi yerindeydim..(merak eden varsa; puslu kıtalar atlası..ihsan oktay anar)
neyse okula bir vasıta kaldı sonunda biz eminönüne yaklaştık ve vapur tam durmadan her Türk insanı gibi ayağa fırladık..teyze de fırladı neyine güvendiyse :)
Sonra ilk iskeleye vuruşumuzda düşecek gibi oldu torbası ve çantasıyla ben de refleksle kolunu tuttum hemen..bana daha da acıyan ama minnettar bi bakışla döndü duyayım diye bağırarak "SAĞOL, EVLADIM..EKSİK OLMA" dedi...
neden bağırdı bu kadın bana şimdi yaa..bağırdı ama iyi bişey de dedi aynı zamanda yani yüzünde kızgınlıktan çok acıma vardı..alla allaaaa..garip bi ifadeyle baktım suratına sanırım..kulaklıkları çıkardım; zaten müzik çalmıyodu, şaşkınlıktan kulağımda kalmış öyle..
"ÇIKARMA ÇIKARMA, DUYMAZSIN KORNAYI FALAN ALLAH KORUSUN" dedi bu sefer de..
yaaa ters giden bişeyler var işte..çıkarmazsam duymam asıl..annem öle der hep; bu kadın farklı bir kültürden mi acaba...heheheh :)) bak sabah sabah ne kadar eğlendim kendi kendime..
gene garip bi ifade ve iç sesle baktım kadına..başkasıyla konuşuyordu..benim hakkımda..
"yavrum, pek küçük daha , pek sevimli..işitme cihazı kullanıyo bu yaşta, kader işte.."

yook kullanmıyorum teyze diycektim...buradan müzik geliyo herkesi rahatsız etmemek için kulaklıkla dinliyorum.. diycektim.. anlatacaktım.. ama kalabalık ilerledi.. teyze kalabalığa karıştı, bi an döndü bana baktı ama hızla yok oldu gitti.. anlatacaklarım bana bile saçma geldi..kimseyi rahatsız etmemek için kulaklıkla dinlemek.. mecburum sanki.. evet radyolar, pikaplar bu kadar küçüldü teyze.. evet hızlı ilerliyo herşey.. evet eski tadı yok hiç'bişeyin tabii haklısınız.. tabii ki dinleyebilirsiniz buyrun.. hepsi saçma geldi birden, herşey..

Kimseyle karşılaşmak istemedim; tramvayla değil yürüyerek gittim okula mercan yokuşundan, müzik dinlemeden, etrafı dinleyerek...

Müzik dinliyordum teyze, yanlış anlama

Eğer yanımda bana eşlik edecek herhangi biri yok ise kulaklarım müziksiz dışarı çıkmaz. Severek dinlediğim müzikleri topladığım o alet kulağıma tepkisiz kalamadığım tınıları fısıldar. Bu benim ve kulaklarım için yüksek sesli bir müzik resitali olsa da, dış dünya bunu gerçekten de bir fısıldama olarak algılar.

Bilgisayarımda, monitör önünde baterist ya da solist taklidi yapmama neden olacak kadar zevk alarak dinlediğim parçalara cadde ortasında ya da otobüste denk gelince kısıltılı bir alana sıkışmış gibi hissederim. Bu halim dış dünya tarafından da farkedilir hale gelince de işler karışır.

Tempo tutmak için kıpırdamaya başlayan ayaklarımı huysuz bir atı dizginlemeye çalışan seyis misali sakinleştirmeye çalışırım. Önce sıkıca tutar, sonra usulca okşarım, ki dinginleşsinler.

Uyuklamaya başladığı için başı öne düşen ve ardından başın fazlaca hızlı düşmesi nedeniyle uyanıp şaşkın ördek misali etrafa bakan amcaları izlemeye çalışırım ki, kendi başım onlara benzemesin. Çünkü tempoya uymak için emme basma tulumba taklidi yapmaya o kadar hazırdır ki o anda...

Başımın ardından sol elimin işaret parmağı isyana kalkar. Kalkar, iner. Kalkar, iner. Arada bateri ataklarını taklit edercesine baş parmağım da yardıma koşar. Karşımda oturan, çantasını elleriyle birlikte böğrüne monte etmişler de, zorla kendine sarılmak zorunda kalmış gibi görünen başörtülü teyzenin kıpır kıpır olan elimi çekingen gözlerle izlediğini görünce, sağ elim hemen solunun üzerine atlar. Kamufle görevi başarıyla yerine getirilmiştir. Ama sağ direnmekte, hala kamuflaşın içerisinde kımıl kımıl oynamaktadır. Dikilen gözlerin sayısının azalması ona bu kadarcık bir musamaha göstermemi sağlar.

Nakaratın en sevdiğim kısmı gelir ve solistle birlikte haykırmak için çoşkun bir şelale oluşur içimde. Çoğu zaman dışarıdan görünmeden kuruturum o şelaleyi ama bazen, ağzına kadar dolu sürahide taşınan su gibidir içimdeki. Her ne kadar "Dur, dökeceksin" diyerek yavaşlamaya çalışsam da bir şekilde çalkalanarak yere dökülür; melodik bir "Aaaaa ha aaaa hey" şeklinde. Otobüsteki tüm popülasyonun baş kısmının birden bana doğru dönmesi, yere dökülen su nedeniyle ıslandıklarının sinyalini verir bana. Bu yüzden hemen elim koşa koşa gidip ağzımı kapatır, başım, biraz önce evin en değerli cam aksesuarını kırmış çocuk gibi öne eğilir.

Bünyemin girdiği bu garip koşullar nedeniyle, gözlerinin ucuyla bana bakan teyzelerin, amcaların "Sara hastası mı acaba?", "Sapıktır, sapık!" benzeri konuşmalarını algılamaya çalışırım ağızlarını okuyarak. En kötüsü de, tam otobüsten inerken parça arası sessizliğe denk gelir, "Deli deli... Aman yarabbi, maazallah" benzeri şeyler duyarak inerim.

Otobüs hızla gitmek için hareketlenmişken aklıma "Kulağımdaki kulaklığı göstereyim de benim müzik dinlediğim için şekilden şekile girdiğimi, deli olmadığımı anlasınlar" fikri gelir. İyice tartılmadan gerçekleştirdiğim bu eylemin sonuçları daha kötü olur, bir adet havada ampul çevirme hareketi alırım teyzeden. Geri dönüp, indiğim durağa baktığımda da benzer bakışlar gelir. E pek tabi normal. Hızla kalkıp gitmekte olan bir otobüse kulağını gösteren biri hakkında ne düşünürsünüz ki?

Son olarak içimden, keşke o teyzenin telefon numarasını edinebilsem de durumun iç yüzünü açıklasam diye iç geçiririm.

Merak ediyorum, "Merhaba Teyzecim. Ben bugün Taksim'e gittiğiniz otobüsteki, havada ampül çevirerek 'deli deli' işareti yaptığınız çocuğum. Aslında ben deli değilim, müzik dinliyordum, yanlış anlamayın" benzeri bir girişle karşılaşan teyzenin tepkisi ne olur acaba? Bildiği herhangi bir akıl hastalıkları hastanesi telefonu yoktur inşallah.

Not: "Neymiş yahu bu seni garip hallere sokan müzikler" diyenlere yemeklerden önce üç tatlı kaşığı şurup tavsiye ederim. Öksürüğe iyi geliyor.

Salı, Ocak 23, 2007

Bir taksi hikayesi

Tuna Kiremitçi'den. Link aşağıda.

Ben Şahidim