Perşembe, Kasım 23, 2006

Musait bir yerde inebilir miyim İstanbul?

Doğduğum köyü merkez kabul edip, 200km çapında bir çember çizmişim kendime. Gezintim bu çemberin dışına çıkmamış daha üniversite sınav sonucu elime gelene kadar. Sınav sonucu ise "O çember genişleyecek yavrucuğum" deyiverince düşmüşüm İstanbul yollarına.

İlk günlerimde yüksek binaların tepelerine bakmaktan boynumun tutulması ve açık ağzımdan damlayan suların ayakkabımda leke yapmış olması gibi dertlerle cebelleştim. Pek tabii, böyle şeylere alışık değilim köyümden.

Otobüsler ise benim için yeni bir zeka sorusu gibi gelmişti. Semt isimleri, numaralar, biletliler, paralılar... Hangisine binilir, bindiğimde nereye gider bu? Nerede durur? Ben nerede inmeliyim? Aman tanrım bu ne belirsizlik? Ki o zamanlar quantum fiziğinin "kuu"sunu duymamışım.

Durakların yanındaki "Gel abi, bilet var abi, gel abi" diyen küçük doğulu çocuktan -sonradan öğrendiğim- normal fiyatının iki katına bilet alıp, kazığı yeyip, daha ayılamamışken, ayakkabımın burnunu çiğneyip geçen otobüsün, elimdeki, çizgili defterden simetri kuralları hiçe sayılarak yırtılmış kağıdın üzerindeki numara ile uyuştuğunu görüp, elimde biletle girmeye çalışıp, kapının hemen yanındaki yolcudan (yine sonradan öğreniyorum o yolcu değilmiş, muavinmiş) "Çekil git kardeşim salak mısın!" diyerek itildiğimde eşekten düşmüş gibi oldum. Bir elimdeki yırtık çizgili kağıda, bir bilete bir de aynı çığırtkanlıkla bilet satmakta olan doğulu çocuğa baktım kaldım.

Doğru numara olmasına rağmen neden beni otobüse almadıklarını anlayamamış olmamı kafama takmayarak ve yılmayarak doğru numara yazan otobüslere saldırmaya devam ettim. Sonuncusuna koşarak yetişip, orta kapıdan girmeyi başardım.

Soluk soluğa alnımdaki teri silmek üzereyken şöförün "Hey arkadaşım! Orta kapıdan giren!" diye bağırdığını duydum ama herhangi bir tepki vermedim. Orta kapıdan binen sadece ben olamazdım ya. 360 derece dönerek, 2 milimetre yakınımdakilere baktım, kimse istifini bozmuyor. Şöför yine bağırıyor; "Kardeşim bilet! Heey sana diyorum!". Bileti duyunca ayıldım. Aldığım bileti vermemiştim. İnsan selini yararak şöföre doğru ilerledim.

Bileti, Formula 1 pilotu gibi manevralarla ilerlemekte olduğunu gördüğüm şöföre uzattım. Elim bir süre havada kaldı. Normal olduğunu düşündüm. Çünkü aralıksız zor manevralarla ilerliyordu. Yolun sakinleşmesini bekledim. Bu arada savrulmamak ya da ön camdan fırlamamak için tavan ile yer arasını bağlayan otobüsün formunu korumak için koyulduğunu düşündüğüm direğe dengemi sağlama amacıyla tutundum.

Bir dizi manevranın arasında, son hızla devam ederken şöför başını kaldırarak ters bir şekilde bana baktı. Bu beklemediğim bakış beni sersemleştirmişdi. Göğüs hizasında havada, elimde duran bileti şöförün göz hizasına getirdim. Sanki göz kapaklarıyla bileti elimden alabilecekmiş gibi. Dediğim gibi, sersemleşmiştim işte. Şöför iyice sinirlendi "Kardeşim oyun oynama benimle! At şu biletini!" diyerek ön camın orada duran turuncu kutuyu gösterdi. O an biletin kutuya atılması gerektiğini anladım.

Tam biletimi atmış arkalara doğru ilerlemek üzereyken ineceğim yere geldiğimi nasıl anlayacağımı düşünmeye başladım. Gerçekten nasıl anlayacaktım ki? Daha önce hiç orada bulunmamıştım. Ne bir referans noktam vardı ne de bir haritam. Bu nedenle şöförün hemen dibinde durmaya karar verdim. Öylesine çıkmış bir karardı. Bir anlamı yoktu. Belki de beynim durunca fiziksel olarak da durmak zorunda kalmıştım. Bilemiyorum.

Şöförün açık camından gelen temiz hava ile beynim toparlanmış olacak ki, şöförün yanında durmamın hayırlı olabileceğini farkettim. Ona sorabilirdim. Hatta o benim ineceğim durağı bile söyleyebilirdi. Neden söylemesindi ki? Evet, demin bana kızmıştı ama yine de söylemesini, bana yardım etmesini ummaktan başka şansım yoktu. Yoksa otobüs durana kadar gider, "Son durak arkadaşım insene!"yi işitirdim.

Neyse ki şöförü bana yardım etmesi konusunda ikna edebilmiştim. Artık rahattım. Şöför bana ineceğim durağı söyleyecekti. Ben de zaten hemen yanındaydım. Hatta eğilip, başımı onun başı ile aynı hizaya getirmiştim ki beni o durak gelince hemen bulabilsin.

Vucudum yaklaşık 65 derecelik bir açı ile şöför ile birlikte ön cama bakmakta iken aklıma "Ya unutursa" geldi. Ya şöför benim inmem gereken durağa geldiğimizi söylemeyi unutursa? Deminden beri 3 durak geçmiştik. Ya onlardan birisi idiyse inmem gereken yer. Evet, şöförün nefesini duyabilecek yakınlıktaydım ama yine de unutabilirdi. Bir sürü işi, düşüncesi vardır, beni mi hatırlayacak diyerek, şöföre "Eee acaba daha ne kadar var?" dedim. 15 saniye süresince ses vermeyince duymadığını düşünerek tekrar sordum. "Var daha var" gibi rahatlatıcı bir ses çıkardı şöför.

Dördüncü "Geldik mi acaba?" sorumun hemen sonrasındaki durakta şöför "Aha burası! Hadi in" dedi. Çok teşekkür edip indim. Başarıyla bilmediğim bir yerden bilmediğim bir yere gelmiştim. Kendimi alkışlamalıydım. Alkışlamadan önce gideceğim üniversiteyi sordum bir bey amcaya. Bey amca "Ohooo" dedi. Önce onu yaklaşan yılbaşı dolayısı ile heyecanlanan bir Hristiyan zannettim (Bkz: ho ho ho) ama sonra "Üniversite daha çok ötede. Neden burda indin ki?" deyince şöförün 4. sorumdan sonra neden beni hemen inmeye teşfik etmesini anlamıştım. Geç olmuştu ama anlamıştım. Hatta beynimin geç işlediğini de anlamıştım.

Yani kısacası İstanbul ve otobüsleri benim aslında ne kadar geri zekalı olduğumu farkettirmişti. Defalarca teşekkür ederim. Artık ona göre davranıyorum, kendime karşı önlemimi alıyorum.

Not: Dikkat! Abartma tozu içerir.

4 yorum:

Burak Kargın dedi ki...

Roman tadındaki otobüs hikayenizi zevkle okudum. Bu tecrübelerin çoğunu ben de yaşadım, o yüzden tadı damağımda kaldı. Daha da abartılabilir. :)

Ned Dorsey dedi ki...

İnmek için düğmeye basınız :) hehe. Hoş geldiniz, arkalara doğru ilerleyiniz.

deniz ural dedi ki...

Üniversite için daha küçük yerlerden daha büyük şehirlere gelen gençler için (ki ben de onlardan biriydim) bir belirteç olmalı bence. Mesela ilk bir ay boyunca üzerinde 'ben geldim' yazan tişörtler falan giymeliler. Böylece kendi aralarında ufak bir topluluk oluşturarak 'uygulamalı toplu taşıma araçlarını öğrenme' dersini daha az hasarla atlatabilirler.

Burak Kargın dedi ki...

Deniz Hanım, bu sayede kapkaççıların işlerini de kolaylaştırmış olmaz mıyız? :)

İstanbul'a geldikten sonra, ilk 1 ay içerisinde, 4 arkadaşım kapkaça maruz kalmıştı. Bunu öğrenene kadar 'Yahu bu adamlar nasıl kapıp kaçıyor acaba?' diye dolanırdım ortalıkta...

Üzücü tabii, hasarın neresinden dönülürse kârdır. :D