Salı, Temmuz 24, 2007

1 YTL vs 2 EURO

Kızılay-Çiğdem dolmuşu.

Şoför: Yolculardan biri 1 lira yerine 2 oyro vermiş
Kadın: Aaa benim ben!
2 euro geri gelir yerine 1 ytl gönderilir.
Kadın yanında oturan arkadaşına dönüp : Ben bunu hep yapıyorum yaa. İngiltere'den çantada kalmış karıştırıyorum hep. Onlarda 1 lirayla 2 yuroyu aynı boyutta yapmasalarmış canım!!

Cuma, Haziran 29, 2007

Geldik mi?

Çiğdem Mahallesi-Kızılay Dolmuşu, Kızılay son durak.
4-5 yaşındaki çocuk ve anne arasındaki dialog:

"-Anne geldik mi?
-Geldik kızım
-Nereye geldik?"

Çocuk olmanın dayanılmaz hafifliğine imreniyorum:)

Cuma, Haziran 22, 2007

Cunda Yolu

Geçenlerde işyerinden 3 gün için izin aldım. Hafta sonu ile birleştirip 5 günlük küçük bir tatil yapmak niyetim. Bu tatil kararı, bir projemizin teslim tarihinin biraz ertelenmesi üzerine apar topar alınmış bir karar. Önceden planlama olmadı için hiç kimseye tatilden iki gün önce hadi benimle gel diyemiyorum, zaten kimseyle de organizasyon telaşına girecek halim yok. Gideceğim yere karar verip, bilet alıp, otel ayarlayıp, alıp çantamı gideceğim. İki arada bir derede, gitmeden işlerimi toparlayım falan derken, zaten tek başına bile gidecek yer belirlemek sorun, bir de bunun içine başkalarını katmanın alemi yok. Ama eşe dosta soruyorum, nereyi tavsiye edersiniz diye. Hoş benim belli bir tatil adresim var ama orası 5 günlük bir tatil için uzak biraz. Yaz sonunda gitmeyi planladığım uzun tatilde gideceğim oraya. Gidilecek yerler için kriterler; yakın olsun, denizi soğuk ve girilebilir olsun, ucuz olsun ve tenha olsun.

Sonunda bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine Cunda adasına gitmeye karar verdim. Hemen otobüs bileti aldım, bir otelden yer ayırttım ve akşam yola çıkıyorum. Varıyorum ama nasıl?

Cunda yakın değildi. Harita üzerindeki mesafeye aldanmamak gerekiyormuş. Yol tam 11 saat sürdü. Ben Cunda Cunda diyorum, bir Allah’ın kulu da çıkıp ha şu Ayvalık Cunda mı, Ayvalık otobüsle en az 10 saat sürer demiyor.

Cunda’nın denizi girilebilir değildi. 5 günlük tatilimin ilk iki günü yağmur yağdı, sonraki iki günde aşırı derecede rüzgar vardı. Deniz aşırı dalgalı ve dalgalar denizin altında ne buldularsa üstüne çıkartmıştı. Son gün kısmen sakindi deniz ama bu seferde Marmara’ya bu kadar yakınken olmaması gerektiği kadar sıcaktı su.

Cunda ucuz değildi. Bu konuya girmeyi hiç ama hiç istemiyorum. Yapılacak ekstra hiç bir faaliyet olmayan bir yerde 5 günde o kadar para harcayabilmek gerçekten mümkün olmasa gerek. Ama harcadım işte.

Cunda tenhaydı. Hatta inler, cinler ve benden başka kimsenin olmadığı saatler yaşadım el kadar Cunda’nın sokaklarında dolanırken. Sadece bana tahsis edilmiş küçük bir kasaba, deniz ve sınırsız bir gökyüzü vardı.

Cunda’ya, önce Ayvalık’a kadar gidip, Ayvalık’tan da belediye otobüsüne binip, adayı karaya bağlayan köprüden geçerek ulaşıyorsunuz. Ayvalık – Cunda arası motor seferleri de var ama sezon açılmadığı için herkes otobüsü kullanıyor.

Ben sabah 8 sularında Ayvalıktayım. Belediye otobüsüne biniyorum. Bir sürü kadın. Sabahın o saatinde ne işleri olacağını tahmin edemediğim bir sürü kadın. Hani plaj çantaları falan olsa diyeceğim manyaklar kargalardan önce kalkıp, denize gidiyorlar. O da yok.

Bu arada Cunda el kadar dedim ya, evet merkezi, asıl eski tarihi evlerin oldu Cunda el kadar ama etrafı tam anlamıyla yazlık çöplüğü. Dağ taş panjurları sıkı sıkıya kapatılmış, üstüne bütün camlarında – üst katlar dahil -, klimaların binanın dışında kalmış taraflarında bile demirler olan yazlıklarla dolu. Kadınlar adayı karaya bağlayan köprüyü geçtikten ve yazlıklar bölgesine girdikten sonra üçer beşer inmeye başladılar otobüsten. Hala anlamsız bu hareketler. Yazlıklarda kimseler yok, ayrıca bu kadar çok kadının adada bu kadar çok arkadaşı olması ve hepsinin sabah kahvesine gidiyor olması da tuhaf. Bir de otobüsteki bütün kadınlar birbirini tanıyor. Hepsi sohbette.

Bu kadınlar neyin nesi?

Bütün gece bir damla uyku ya uyumuş ya uyumamışken, sabahın köründe sıkış tıkış bir otobüsün içinde, bir yandan kendimi bir yandan valizimi deli şoförün manevralarıyla savrulmaktan korumaya çalışırken, işte bu kadınların sırrını çözmeye çalışıyorum.

İneceğim yere gelip kadınların bir kısmıyla birden otobüsü terk edince dank ediyor kafam. Kadınlar için yaptığım yakıştırmalar yüzünden kendimden utanıyorum. Plaj sefalarıymış, sabah kahveleriymiş...

Meğer insanlar ekmek parası derdindeymiş.

Perşembe, Haziran 21, 2007

Bu bir şikayet anonsudur.

Bu bir otobüs yazısı değil malesef. Size THY yi şikayet etmek için yazıyorum.

Antalyadan İstanbula kalkacak uçağımız önce 1 saat, sonra 1 saat 45 dakika ve sonra da 3 saat ve aslında 3.5 saat rötarlı kalktı. Sebebi Antalyaya gelecek uçağın İstanbulda arıza yapmış olmasıymış... yedek uçakta devreye girene kadar 3.5 saat geçmiş. Sanırsın 17 saat Amerikaya uçucaz da uçak 3 saat rötar yapıyo. Zaten 55 dakika olan Antalya - İstanbul arasında uçak gider - gelir tekrar giderdi. Bizden çaldığı 3 saatten fazla zaman için THY nin konusundaki duyarsız ve sorumsuz davranışı da beni daha da yıktı. Bizden sonraki uçağı bile kalktı ama geciken uçak için o kadar insanı bekletmeyi tercih ettiler. Ertesi gün tabi ben aynı sinirle bir şikayet mektubu yazdım THY ye. Ama o mektubumda cevapsız kaldı. Şu anki tekelleri yavaş yavaş kaybolmaya başlarken keşke müşteri memnuniyetini yine göz önünde bulundursalar...
Çok üzdüler beni çok sayın otobüs ahalisi, bir daha beni yalnız bırakmayın :)

Pazar, Haziran 17, 2007

Paşa'ya dördüncü

Bir kaç ay önce Ankara'da Esat caddesi üzerinde bir çok apartmanın altında kuş sevenler derneği, kedi sevenler derneği gibi garip dernek tabelaları ortaya çıkmıştı birden.Bu derneklerin camları kapalıydı ve dernek isimleri de kocaman harflerle yazılıp yanına da o apartmanın numarası yine aynı büyüklükte fontlarla yazılıyordu, bunlar hala duruyor galiba. Daha sonra öğrendim ki bu yerler kumar amaçlı açılan dernekler ve büyük fontlar da bir anlamda şifre olarak kullanılıyor. O zaman bayağı düşünmüştüm bu işler nasıl bu kadar açık oluyor diye.

Bir gün Kızılay'da Zafer Dersanesi'nin yanındaki sokaktan içeri girerken (sokağın adını bilmiyorum)kirli sakallı pek de tekin görünmeyen bir adamın "Paşa'ya dördüncü, Paşa'ya dördüncü" diye bağırdığını gördüm, tabi o sırada da yukarda bahsettiğim olay yeni olduğu için hemen senaryoyu kurdum kafamda "Bu adam bir yerde kumar oynatıyor, Paşa bunu oynayanlar için bir şifre ve gidip ben dördüncü olmak istiyorum dersen bu tekin olmayan adam seni alıp kumar oynanan yere götürüyor" Senaryo buydu ve oldukça gerçekti bana göre, bir kaç arkadaşıma da yeni bir şey keşfetmenin heyecanıyla anlattım bunu... Herşey çok güzeldi, taa ki kuzenime anlatıncaya kadar..

Kuzenime bunu anlatınca öğrendim ki o adamın "Paşa'ya dördüncü" diye bağırdığı yer 297 numaralı Abidinpaşa-Batıkent otobüs durağının önüymüş ve taksici olan bu abimiz otobüs beklemek ya da otobüste sıkışmak istemeyen vatandaşları taksi dolmuş için çağırıyormuş. Tabi oradaki herkes de "Paşa'ya dördüncü" nün Abidinpaşa semtine gitmek isteyen dördüncü kişi olduğunun farkındaymış bir ben hariç:) O şokla kuzene 3-4 kere sordum gerçekten böyle mi diye, gerçekten öyleymiş, benim rezilliğimi siz düşünün artık:)
Senaryo üretmeden önce iki kere düşünmek gerekiyormuş demek ki,bu da böyle bir anımdır:)

Perşembe, Haziran 14, 2007

Bir örnek

Üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşımla, üniversite sonrası da ilişkimizi kopartmadık ve evlerimizin de birbirine yakın olmasını fırsat bilerek sık sık görüştük. Kendisi bir ara Fransızca öğrenmeyi kafaya koydu ve beni de her türlü ikna yöntemi, tehdit, teşvik, hile ve hurda ile kursa yazılmaya razı etti.

Her cumartesi Pazar, sabahın köründe kalkıp Fransızca kursuna gittik. Evlerimizin arası iki durak. Durağa çıkacağımız saat belli ama otobüsü bol bir hat üzerinde oturuyoruz, aynı otobüse binmeyi garantilememiz lazım, e yolda beraber olmayacaksak o kadar gidiş gelişin ne anlamı kalır hem di mi? Bizde telefon çaldırma yöntemini seçtik. Arkadaşım bizden iki durak yukarda oturuyordu ve o otobüse bindiğinde benim telefonumu çaldırıyordu. Ben de telefonum çaldıktan sonra ilk gelen otobüse atlayıveriyordum. Genelde zaten arkadaşım otobüse binince durağı görebilecek şekilde cama yaklaşıp, bana kendisini camdan gösterirdi ama telefonumun çalması ve arkadaşımın otobüse bindiğini bilmek bekleme esnasında beni rahatlatırdı.

O da dönem bütün hafta sonlarımı bu arkadaşımla geçirirken, bir hafta sonu - neden hatırlamıyorum – ikimizde kursa gitmedik ve hiç görüşmedik. Ben biraz alışveriş yaptım ve gidip kendime biri mosmor öbürü en ala Alanya portakalında daha turuncu iki tane keten pantolon aldım. Arkadaşımla telefonda ilk konuşmamızda da ballandıra ballandıra cicilerimi anlattım, ama bizim hatundan çık çıkmıyor. Ne dedi beğenirsiniz?

“Ben de” .

Meğer arkadaşımda aynı hafta sonu kendisine biri mosmor öbürü en ala Alanya portakalından daha turuncu iki tane keten pantolon almış. Sanırsınız mor ve turuncu pantolon, açık mavi kot kadar genel ve sık kullanılan bir kıyafet. Baya gülüştük biz tabi. Gülüşümüz hem mor ve turunculara, hem de birbirimizden habersiz aynısını aldığımız kıyafetlere bir de bunların eklenmesineydi.

Evet birbirimizden habersiz aynısını aldığımız daha bir sürü kıyafetlerimiz vardı ama onlarla pişti olmak o kadar da dert değildi. Kot mont, beyaz t-shirt, siyah çanta gibi şeylerdi onlar. Ama bu mor ve turuncu pantolonlarla pişti olsak fazla göze batardık, biz de her buluşma arifesinde birbirimizi arayıp ne giyindiğimizi karşılıklı beyan etmeye başladık.

Arkadaşım: Şekerim yarın ne giyiniyorsun?
Ben: Turuncu pantolon?
A: Ok. Ben, siyah eteklerimizden giyineceğimde, sana bir sorayım dedim.
B: Tamam canım iyi etmişsin. Ben turuncu pantolonlarımızdan giyineceğim, sen siyah eteklerimizden rahat rahat giyin.

Bu arada bizim hiç aynı gün aynı kıyafeti giyinmeye heves ettiğimiz olmadı. İlla teyit ediyorduk ama aslında hiç denk gelmiyorduk.

Aradan baya bir zaman geçti ve arkadaşımın iş için iki seneliğine yurt dışına gitmesi gerekti. Kendi kendisine Fransızca’ya heveslendiğini gören şirketi, onu eğitim için iki seneliğine Fransa’ya göndermeye karar verdi.

Gidiş öncesi son buluşma...

Kalabalık bir grup olarak buluşacağız. Bir sürü telefon trafiği; gidilecek yeri ayarla, buluşma saatini ayarla, gelecek olan herkesten teyit al, gelecek olan herkes farklı bir yer ve saat söylesin bütün organizasyona yeniden başla falan derken biz kıyafet teyit etme olayını atladık. Aslında hiç biri zaman aynı şeye heves etmediğimizi göz önüne alarak ben biraz salladım ve aramadım. Arkadaşımda aynı hislerle beni aramamış ve ikimizde kafamıza göre giyinip çıkmışız evden.

Üzerimde turuncu keten pantolon, beyaz üzerine turuncu çiçekleri olan yakası büzgülü bluz, ayağımda Bodrum tipi sandaletlerim durakta bekliyorum. Telefonum çalıyor, ilk gelen otobüse bineceğim.

Otobüs geliyor, arkadaşım cama yanaşmış. Beni görünce gözleri yuvalarından fırlayacak kadar açılmış ağzında koca bir sırıtış. Duraktan kaş göz yapıyorum, ne var n’oldu diye. O hala gülüyor. Üstünde eflatun bir bluz var; korsajdan (erkekler için ek bilgi: göğüsün hemen altından yani) büzgülü bu bluzu biliyorum. Altını göremiyorum. Otobüse biniyorum ve aman Allah’ım o da ne: Tupturuncu pantolon.

Ankara’yı bilenler için tarif edeyim; Eski Dost’un önünde gerçekleşti buluşma saat 5 gibi. Otobüsten indikten sonra oraya kadar yürüdük. Oradan da Sakarya’ya gidilecek. Eski Dost’tan da Sakarya’ya kadar yürüdük. Akşam 9 gibi de Bestekar’a çıktık, yürüyerek. Siz düşünün o gün bir örnek pantolonlarımızın kaç kişiye gösterdik.

Çarşamba, Haziran 13, 2007

Otobüsten Küçükçekmece Gölü

Geçenlerde otobüste uyumuşum :) Uyandığımda da bu müthiş manzara ile karşılaştım. Hemen fotoğrafladım.

Fotoğraf pek iyi değil ama o gün gözlerim harika bir manzara seyretti.