Cuma, Ocak 12, 2007

AŞTİ İnsanları

AŞTİ. Yani Ankara Şehirler arası Terminal İşletmesi. Ankara'nın otogarı işte. :)

Yıllardır her gelip gittiğimde düşünürüm. Burada normalde göremeyeceğim kadar çok çeşit insan var. Ama kim bunlar? Neden böyleler? Aslında her şehrin otogarı bu açıdan benzerdir herhalde. Neyse efendim, oradaki insanlar hakkında biriktirdiğim gözlemler çoğalınca yazayım da sizinle paylaşayım dedim. Buyurun buradan yakın: AŞTİ'de yaşam. :)


1- Yazıhane Önü Adamları:

Biletinizi birkaç gün önce, Gudik Turizm'den ayırtmışsınızdır. Elinizde, sırtınızda çantalarla, giden yolcu katına çıkarsınız ve o uzun, geniş, kalabalık, dışbükey koridorda yürümeye başlarsınız. İşte bu adamlar burada devreye girer. Tam bir sonraki adımınızı atacağınız yere gökten gelip konar ve sorar: "Aksaray mı abla?" Bu soru bazen İstanbul, Artvin, Mersin, Manisa olarak değişir. Onların gözünde yolcu dediğin, evinde rahat rahat otururken cin dürtmesi sonucu kalkıp bavulunu toplayan, bilinçsizce AŞTİ’nin yolunu tutmuş, nereye gideceği hakkında zerre bilgisi olmadığı için bütün yönlendirmelere açık bir çeşit acayip kişidir. Bu adamlar “Ay evet, tamam, kabul ediyorum, Aksaray’a gideyim bari” cevabını alamadıklarında suçu kendi ikna yeteneklerinin eksikliğinde arayacak kadar da alçak gönüllüdürler. Zira bir dahaki sefere çok daha ısrarcı olurlar.

2- Büfe Elemanları:

Yine o malum koridorda, eliniz kolunuz dolu bir şekilde Gudik tabelalı yeri aramaktasınızdır. Etrafınızdaki yazıhane önü adamlarında sıyrılmak için ceylan gibi seke seke yürürken, aynı yerin önünden kim bilir kaçıncı kez geçtiğinizi bir hüzünle fark edersiniz. Sonunda birilerine sormaya karar verirsiniz. Eğer bir AŞTİ acemisiyseniz elinizde olmadan kararsızlık kokusunu salgılamaya başlarsınız. Bu koku bütün binaya büyük bir hızla yayılır ve AŞTİ insanlarının son derece duyarlı burunlarına ulaşır. Bu konuda başı çeken büfe elemanlarıdır. Bir anlık bakışı bırakın, kafanızın yön olarak büfeler tarafına dönük olması bile onlar için yeterlidir. Onlar için de yolcu; yazıhane önü adamlarına benzer bir şekilde, elinde bavulla koridorlarda bilinçsizce dolaşan ve sandviç, hadi olmadı bisküvi yemesi gereken kişidir. Yemek istemiyorsa cazip davetlerle ikna edilmelidir. Ne akla hizmetse, hepsi birbirinin aynı olan ve dip dibe duran zibilyon adet büfenin içindeki bütün gözler size çevrilmiş, ağızlar bu kez sizin için açılmıştır: “Gel abla, gel buyur, gel, buraya gel, gelsene” veya “hanfendi buyurun, buraya buyurun hanfendi, hanfendi hey! Buraya buraya!” davetleri sizde ana rahmine dönme isteği uyandırır. Gelip gittikçe bunlarla baş etme yöntemlerini öğrenirsiniz. Eğer azimle çalışır, ne istediğinizi bilirseniz gidip korkmadan bir simit bile alabilirsiniz, o kadar yani.

3- Yazıhane Elemanları:

Bu kategoriye giren AŞTİ insanlarının kulakları fonksiyonel açıdan birer tasarım harikasıdır. Beyinlerinden gönderilen ufak sinyallerle istemedikleri zaman telefon zili, insan sorusu gibi sesleri duymama özellikleri vardır. AŞTİ’yi arayıp santralden bağlattığınız firmanın uzun uzun çalıp tam kapatmak üzereyken aniden ‘alov’ diye açılan telefonlarının başında bunlar dururlar. Ayrıca, tüm engelleri aşarak bulup, bir sevinçle biletinizi almaya çalıştığınızda sizi duymayanlar da bu kişilerdir. Karşısındaki insanı ‘acaba aslında burada değil miyim? Ben kimim, nereye gidiyorum’ gibi felsefi sorulara yönelten bir havaları vardır. AŞTİ’nin Hacı Baba'sıdırlar. Sabırlarından sual olunmaz.

4- Muavin:

Otobüs kalkıncaya kadar ‘muavinlik keşke sadece otobüs içinde olsa’; kalktıktan sonra ise ‘keşke sadece bagajları yerleştirsem, başka işim olmasa’ diye düşünen kişidir. Bu nedenle de mutlu olanına pek rastlanmaz. Hiçbir nedeni ve sağlam bir avantajı olmadığı halde en önden bagajını koymaya çalışan 'az değil' yolcuların arasına sıkışması ve kafasına yediği bavullar sonucu birçoğunda anormal davranışlar görülebilir. Hoş görmek lazımdır.

5- Yolcu:

İlk olarak ikiye ayrılırlar: Acemi, deneyimli. Deneyimliler tek hamlede yazıhaneyi bulur, biletini alır, gider büfeden bisküvi kapar, sonra döner gazeteciden Penguen’ini alır, bavulları yerleştirdiği gibi koltuğuna geçer oturur. Maske gibi duran endişeli ve kızgın yüz ifadelerinden ve, hızlı ve kararlı hareketlerinden acemilerden kolayca ayırt edilebilir. Acemiler ise, AŞTİ’ye ilk girdikleri anda AŞTİ insanlarının, yukarıda bahsi geçen ‘sen ne ettiğini bilmezsin, bilinçsizsin’ demeye getiren davranışlarına aşırı tepki verirler. Fakat, yoğun frekansta devam eden bu gönderme bir süre sonra beyinlerine girer. Mesela, Bodrum’a gidecekken Aksaray’a giden yolcu uç örneklerden biridir, ama bu neyse ki çok nadir görülür.

Yolcular ayrıca normal ve ‘az değil’ olarak da ikiye ayrılırlar. Normal yolcu normaldir. Çok kibar değildir, kaba da değildir. Çıkan sorunlar genelde kendisinden kaynaklanmaz. Sendir, bendir. ‘Az değil’ yolcular ise hakkını aramakla gereksiz sorun çıkarmak ve ortamı germek arasında bir fark olmadığında ısrarcı bir kitledir. Çözümün çabucak ve sakince bulunmasından hoşlanmazlar. Birileri ağzının payını verdiğinde içten içe bir canıma değsin çekersiniz. Otobüste yanınıza oturması durumunda sülalenizi soran ve ne olduğu önemli olmayan bir konuda sizi ısrarla ikna etmeye çalışanlar da bunlardır. Genelde teyze olurlar ve çirkindirler.

Dipteki Not: Yine de itiraf etmem gerekir ki, İstanbul'da kaldığım altı aylık süre boyunca, her gidiş gelişimde AŞTİ'yi aradım. (Elbette bu yazıda da içimden geldi, olumsuzlukları çok abarttım.:)) İstanbul'un o Esenler'deki otogarı, nasıl desem, Apocalypse Now filmindeki herkesin sakın gitme dediği yer gibi geliyor şimdi düşününce. (Abartmayı seviyorum, çok zevkli.) Belki de orada geçirdiğim zamanın hep karanlık saatlere denk gelmesindendir.

:)

5 yorum:

şahika uğurlu dedi ki...

deniz ural, sanırım bu post "atilla gaz ver" den sonra en çok güldüğüm ikinci post oldu:)
eline sağlık, çok güzel anlatmışsın.

deniz ural dedi ki...

Rica ederim sevgili Şahika. Ama lütfen gülmeyin, bunlara acı gerçek deniyor. :)

Ned Dorsey dedi ki...

Dipteki not bölümünden bir cümle öncesine "Carlos'un annesi gibi pis bakışlara bürünebilen" kısmını ekleyesim geldi. Aldım elime asetat kalemini, ekrana yazdım, şimdi ben ekrandaki o yazıyı nasıl sileceğim:P

(Şaka tabii ki)

(Carlos'un annesi konseptinden uzaklaşmışım. Onu hissettim. Eski okurlar bilir herhalde sadece... Hey gidi eski günler. Atlayalım way back machine'e, gidip bakalım "5 yazarlı" günlerimize:))

Maddeleyerek anlatımınız çok hoş olmuş sevgili Deniz Ural. Elinize sağlık demeden geçemeyiz.

Ned Dorsey dedi ki...

İstanbulun otogarı da sadece geceleri açıkmış gibi geliyor bana. Nedense ben de hep geceleri gittiğim için:)

Öğretmenleri de okulda yatıp kalkıyor zannederdik biz ilkokuldayken tabi. Ondandır.

Bir sorum daha olacak sevgili Deniz Ural: "Neden Penguen?"

(Bir sorum daha olacak diyebilmek için o cümleden önce bir soru sormak gerekliliği vardır tabii ama ben atlamış oldum o sırada. Böyle sevin beni, napalım:)

deniz ural dedi ki...

Öncelikle ikinci soruyu yanıtlayayım sevgili Ned. :)

Hani filmlerde, başka filmlere göndermeler olur ya... Yönetmen orada dikkatli izleyiciyle iletişim kurar aslında. Der ki:
- 'Ya, işte böyle aziz izleyicim. Ben bu filmin yönetmeninden çok etkilendim. Sen de hemen kapıyorsun, harikasın.' :)

Babamın Gırgır'larıyla büyüyen bir kişi olarak şu anda piyasadaki en iyi karikatür/mizah dergisine gönderme yapmadan geçemezdim. Sizi azıcık güldürdüysem, bunda Penguen'in ve öncüllerinin payı kocamandır.

Ha, tabi bir de orada deneyimli yolcu diye övüp durduğum kişi aslında kendimim. Asıl gerçek bu. :P