deniz ural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deniz ural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Eylül 21, 2007

Otobüste Uyuklarken Yanağı Cama Yapıştırma Eylemi

Diyelim yol uzun. Üstelik gece. Başlarda gözlerimiz oldukça fincan gibi. Koftiden sanatçı olan ruhumuz koltuğa oturur oturmaz insan gözlemlerine başlamış. Ruhumuzun eleştirel tarafı ise aynı anda 'sanki bir dahaki romanına yazacak karakter arıyor a.q. salağı' gibi normalde başkasına bile demeyeceğimiz şeyleri bizzat bize söylüyor.

Bu iç çekişmeler, çemkirmeler ve/ veya çelişkiler yavaş yavaş uykumuzu getiriyor. Muavin filmi koyuncaya kadar bir saat kadar vaktimiz var. Gözlerimizn görüşü bir süredir üstten yarı yarıya kapanarak sınırlanmış durumda zaten. Ne yapmalıyız? Uykuyu iyicenemene çağıran hareketler yapmalıyız değil mi?

Ve fakat o da ne? Yolculuk boyunca yanında tuttuğu sırt çantasından minik yastık, küçük su, ufak kek, terlik, ayıcık gibi şeyler çıkararak istikametine yol yorgunluğundan eser olmadan varanlar familyasından olmadığımız için göğse düşen kafa kısa bir süre sonra cama ufak bir küt sesiyle çarpmaya başlamıştır. Zira, kafamız yanımızdaki yolcu kişinin omzuna düşmesin diye cama doğru cama doğru uyuklamaya çalışmaktayızdır.

İşte tam burada, üçüncü kütten sonra kafayı bir daha eski yerine getirme arzumuz tamamen suyunu çekmiştir. İyice bastıran uykuyla, alnımızın üst köşesini cama sağlamca yerleştiririz. Ve fakat, seyir halindeki otobüsün zıngır zıngır zıngırdayan bedeni, beynimizde ufak ama sürekli depremlere sebep olmaktadır.

Muavin, elindeki yuvarlak ve aynamsı nesneyle tavana yakın duran ekrana doğru yönelmiştir. Uyuklamak için son üç dakikadır. Önce çaktırmadan etrafa bakılır. Diğer koltuklarda, yaşıtımız olup da fiziksel olarak 10 üzerinden en az 7 verebileceğimiz bir karşıcins kişisi olup olmadığı kontrol edilir. Diyelim öyle biri var, o zaman konumuna göre karar verilir, stratejik davranılır. Ben yok varsayarak devam ediyorum, zira başlıkta söylediğim sonuca ancak böyle varabilirm.

Yakın koltukların temiz olduğu kanaatine vardıktan sonra artık yapacak tek bir hareket kalmıştır. Film başlamak üzere olduğundan uyku için çok az kalan süreyi daha iyi değerlendirmek için bu hareket olabildiğince hızlı yapılmalıdır: Tek seferde, yumuşak ve sıcak yanağımızı, sert ve soğuk cama yapıştırırız. İşte oldu, bu kadar! Başta gelen ufak ürperme hemen geçecektir. Film başladıktan bir süre sonra, yani yüksek ve dandirik ses dolayısıyla uykumuz açılıncaya kadar, gönül rahatlığıyla bu pozisyonda durabiliriz. Hadi bakalım.

Dipteki Not: Üç tarafı yastıkla kaplı bir boynunuzun olduğu hal, otobüs uyuklamaları için en rahat hal. Demem o ki, o şişirilerek kıvamını bulan, ortası eksik yastıkları küçümsemeyin, birer tane edinin.

Pazartesi, Eylül 03, 2007

"Seni de sokayım istersin? "

Rippin Corpse'un bloğundan pek güzel bir otobüs yazısı:

Uçak modundayım..seni de sokayım istersin?

İzmir-Antakya arası yolculukları sık sık yapmaktayım. Hepsi de otobus yolculuğudur. Yol 16 saat gibi, eşşeği bağlasan durmayacak derecede uzun olunca, insan haliyle yan koltukta oturacak olan insanın çok konuşmayacak kadar normal, karnı acıkınca ağlamayacak kadar yetişkin, uykusunda tekme savurmayacak kadar mülayim biri olmasını arzu ediyor.

Mesela benim korktuğum yolcu profili; nasihat veren amcalar, izne giden ya da izinden dönen Mehmetçik ve lohusa abilerdir.

Nasihat veren amcalar; “bizim zamanımızda …” ile başlayan herangi bi cümle kurduklarında yolculuk 1 saat uzuyor benim için. Hele ki bir de “gençlik ölmüş…” ile girilen bi konu kıtalar arası yolculuğa sürüklüyor beni. Vallahi Allah orda ona yakın ol amcacım!

İzne giden ya da izinden dönen Mehmetçik; evlerden ırak yahu. Evi de geçtim yan koltuğunda be! “Askerde mantık yok” dedikleri anda ense köklerine şaplak atmak arzusuyla kavruluyorum. Olur da bi eşeklik yapıp adamı dinlersen ve o da bunun farkına varırsa, yolculuk sonunda Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında engin bir bilgi düzeyine rahatlıkla ulaşıyorsun.

Lohusa abiler; işte en tehlikelileri bunlar aslında. Karıları çocuğu doğurarak misyonunu tamamlamış, akabinde kendileri çocuğuyla birlikte bindirilivermişlerdir otobuse. Karısı kuvvetle ihtimal arkadan gelecektir. Ve bu abiler bu yolculuğun rüya filan olduğunu düşünürler, ambele vaziyettedir beyinleri. Çocuk zırlar. Altını ıslatmıştır, karnı açtır vesaire. Gel gör ki abi “hanım olsa emzirir, bir-iki popoyu “tappuş'lar biterdi” diye düşünür sadece. İcraat yoktur. Ceremesini yolcular çeker. Ben çekerim birader, ben!

Neyse ki son yolculuğumda bu prototip(!)lerden biri yoktu. Muhabbeti sıkmayan, tadında bırakan 35 yaşlarında bi abi vardı yan koltukta. O kadar iyiydi ki, bana “okuyor musun? Aslen nerelisin?” gibi sorular sormadı. Direkt Beşiktaş, Fenerbahçe ve futboldan girdik konuya. İzmir Basmane’nin arka sokaklarında olan fuhuş hikayelerine kadar geldik.

İyi güzeldi de telefonunu kapatmıyordu otobüste. Ee gün gelmiş ben de kapatmamıştım, bi’şey diyemedim.

Bi ara çıkardı telefonu kurcalamaya başladı. Tam o sırada muavin gelip “beyefendi kapatır mısınız telefonu” diye uyardı. Sert ama kavgaya mahal vermeyecek şiddette bir ses tonuyla.

Abi cevap verdi ve akıllara ziyan diyalog başladı;

A: Uçak modunda şuan telefon sen rahat ol!

M: Olmaz! Otobüs moduna al sen onu! Kapat yani!

Ben böyle hazır cevap, kafası çatır çutur çalışan muavin görmedim yeminlen!-Muavinler bu söylediğimi yanlış anlamasın bu arada!!-

Otobüsün bu muhabbete tanık olan orta kısmı bastı kahkayı haliylen. Ben kahkaha atmaktan öte tepkiler veriyordum. Ne tür tepkiler olduğunu akrabalarıma ve yakın çevreme anlatabilirim sadece. Neyse.. bizim abinin dengesi bozuldu biraz muavinden böyle zekice bi karşılık alınca. Ama susmadı, sinirlendi hafiften;

A: Yok bu mod iyi, seni de sokayım istersin?

İşte benim yol ahbabım böyle olur dedim, gurur duydum resmen. Altta kalmamıştı. Bi ara baktım koridora yığılanlar olmuş, ben yığılacak bi yer bulamayınca pencere camını tırmaladım. Evet cümle aynen böyledir “ yok bu mod iyi, seni de sokayım istersin?”. Rus aksanı yaptı abi resmen.

İşte o andan itibaren abinin muhabbetini çekebilirdim sabaha kadar. Rüştünü ıspatladı herif, daha n’apsın. Velhasıl baya muhabbet ettik. İskenderun’da indi gitti.

Dimağımda eğlenceli bi yolculuk kaldı..

=Hüseyin=

Salı, Haziran 12, 2007

Bakakalırım Giden Metronun Ardından

Kardeşimin buraya yazdığı romantik bir metro yazısı :)

Koşa koşa gelmiştim sana, evet geç kalmıştım. Bu yüzdendi belki de koşmam. Görmüştüm seni, bekliyordun orada. Seni görünce daha da hızlandım, tam yanına geldim. Ama sen kapıyı yüzüme kapattın ve gittin. Bakakaldım ardından. Serde erkeklik vardı, ağlayamazdım. Yağmur yağıyordu Ankara'da ve hoca yoklama alıyordu.

Cumartesi, Mart 10, 2007

Dolmuş Kısaltmaları

Yazım kuralları arasında bulunan 'kısaltmalar' bölümüne alt başlık olarak 'dolmuş kısaltmaları' diye bir bölüm eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bugün bir tanesini daha gördüğüm, bir dolmuşun nereye gideceğini gösterir plakalara yazılmış bazı kısaltmalar bana böyle düşündürdü. Hayır, bir mantık, bir neden var, mutlaka var. Ama ben buradan bakınca anlayamıyorum yahu. :)
Aklımda kalan birkaç tanesini paylaşayım:

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) = OTDÜ
Atılım Üniversitesi = Atılım Ünive.
Gölbaşı = Gölbaş.
Oran = O.R.A.N. Sites. (Oran'ın bu şekilde yazıldığını askerler bile unutmuştur yav. Bu kısaltma değil, uzatma oluyor sanırım.)
Bahçelievler = B.Evler }
Basın Evleri = B.Evler } (Birgün yanlış semte gidersem beni unutmayın.)

Pazartesi, Şubat 26, 2007

Dolmuşta Kafa Seslerim

Bazı günler tüm enerjiniz çekilmiş gibi gelir, o kadar halsizsinizdir ki, beyniniz bile bir şey düşünmeye üşenir. Sadece boş boş, öylece durmak isterseniz. Hah, işte bunun tam tersi bir durum var. Size oluyor mu bilmiyorum. Bazen o kadar enerji dolu oluyorum ki, düşüncelerimi durduramıyorum. Bu hani, hoplama zıplama isteği yaratan enerjilerden değil. Sürekli düşünüyor, içimden konuşuyor, yetmezmiş gibi bir de kendi kendime gülüyorum. Eğer ki uzayda, seslerden başka düşüncelerin de kayıtları tutuluyorsa, ve günün birinde bunları birileri dinleyecekse, sanırım gelecekte arkamdan çok dalga geçilecek.

Yine öyle bir günde, kafamın dünyasındaki konuşmaların dolmuştaki bölümünden bir örnek vereyim siz de anlayın neler çektiğimi:

:)

Kafa Sesi #1: Birçok Koltuk Boş

Hmm, koltukların çoğu boş olmasına rağmen, benim her zaman oturduğum en arka cam kenarları dolu. (Otobüste ‘pencere yanı’ olarak kullanılan bu kavram dolmuşta ‘cam kenarı’na dönüşüyor bende.) Nasıl bir iştir bu? Keşke herkesin nefret ettiği koltuklar onlar olsa. Millet ‘minibüsün çatısında giderim, yine o koltukta gitmem’ dese. Ama yok, illa birileri daha sevecek benim sevdiğim yeri. Bir gün, sadece benim seveceğim bir yer bulacağım. Aha, az önce buldum galiba! Minibüsün tepesi Yok, yok. İzin vermezler ki... Mesela ayakta gitmeyi seviyor olsaydım dünya ne kadar güzel olurdu.

Cam kenarları dolu olduğuna göre, arka dörtlüyü es geçiyorum. Şimdi bakalım diğer koltuklara..:

Arkanın bir önü, arkanın ‘1’ önü olması dolayısıyla, arkaya en yakın koltuk. Bunun da anlamı şu: En fazla dört kişinin parasını öne uzatacaksın. Cam kenarı da boş. Şöyle, oraya doğru bir hamle yapayım... Ama bir dakika sayın seyirciler, bu da ne! Tam ayağımı koyacağım yerde kocaman, metal bir kutu var. Arabanın tekerleği midir, hazine midir bilemeyeceğim ama yanıma biri oturunca dizlerimi ağzıma sokmama sebep olacağı kesin. Bir de bu kutu, diğer dolmuşlardakinden de kötü; kutuyla koltuk neredeyse aynı hizada! Cenin pozisyonunda yolculuk yapmayı seven yolcular için özel olarak tasarlanmış. Düşünceli Isuzu’lar sizi...

Neyse, en arkadaki cam kenarlarını kapmış olan gıcık kişiler –ki genelde aynı yaşlarda oluruz- bana ‘arkanın bir önüne otursa da hemen parayı uzatsak’ der gibi bakıyorlardı zaten. İyi oldu oturmadığım. Ben sizin ciğerinizi bilirim be! Paranın sorumluluğunu öndekine atıp, bir an önce o kulaklıkları kulağınıza takmak istiyorsunuz değil mi? Zira orada otursam aynı şeyi ben yapacaktım. Üstüne üstlük ben bir de müzik çalarımı yanıma almayı unutmuşum. Yok öyle yağma. Özellikle de sen, kırmızı yanaklı! Ha hayt, böyle bir şeye alet olacağımı mı sandın? Nıha ha ha. Kötüyüm ben kötüyüm, kötüyüm, kötüyüm, nay nay nay nay...

En öndeki üçlü koltuğun cam kenarında olanına bir amca oturmuş. Amcalar genelde oraya oturuyor zaten, ne güzel. Muavin koltuğunda ise –ki o koltuk da fena değildir- orta yaşlarda, şoförle muhabbet ederse kendisini bedava götüreceğini zanneden bir ‘küçük hesap abisi’ var. Aslında ona da hak vermek gerek. Ben de arada sırada oraya oturduğumda şoförle konuşmadığım için biraz gergin oluyorum. Hiç olmazsa arkadan gelen paraları almasına yardımcı oluyorum. Eh, adı üstünde, muavin koltuğu.

İkinci sıra tamamen boş. Üçüncü sırada (arkanın iki önü de diyebiliriz) çok tatlı bir durum mevzu bahis: Bir teyze gitmiş, koridordaki koltuğa oturmuş. Ah tontişim, canım benim. Sempatik ve empatik teyze. Muhtemelen hemen ineceğinden öyle oturmuştur. Olsun.

- Af edersiniz, geçebilir miyim?
- Tabi kızım.

Evet, koltuğumu buldum sanırım. Evet evet.

Kafa Sesi #2: Ve Para Elden Ele

Ankara’ya ilk geldiğimde 600 bin liraydı dolmuş ücreti. Sonra 900 bin olunca Beytepe’ye kadar yürüme eylemi mi yapsak diye konuşmuştuk üniversitede. Bundan sonrası çok koymadı galiba ki, 1 lira 20 kuruş olduğunda nasıl bir tepki verdiğimi hatırlamıyorum. Hey gidi. Beytepe dolmuşlarında ne maceralar yaşadık.

- Pardon, şuradan bir kişi uzatabilir misiniz?

Ne kadar vermiş? Hmm, 2 lira. Uzatırım tabi, üstünü de arkaya vereceğimi unutm...

- Af edersiniz, şuradan üç kişi lütfen.

Oha, 50 lira! Ne yaptın Asuman, kalbimi kırdın. Aman banane, şoför kızarsa gönderen üzerine alınsın, elçiye zeval olmaz. 50 lirayı kime vereceğimi unutmayayım bari. Yok artık, onu unutmam herhalde, he he. İlahi Deniz. Kalbimi kırdın, çık çıkı, yap bi pansuman, çık çıkı...

- Hocam, şuradan iki kişi...

Yahu, öndekine uzatmama fırsat vermeden nasıl da tutuşturdular paraları elime. Hmm, 1+3+2 eşittir 6. Tamam, bitti bu iş. Ay Teyze, tontişsin falan ama, bakıyorum hiç uğraşmıyorsun bu işlerle. Of, ne kadar kasarsan o kadar başına geliyor. Sen misin müzik çalarını evde unutan? Böyle hindi gibi düşün dur şimdi.

Allahım yeter artık, bir sus yahu! (Çaktırmadan kafayı tutarak) sus artık kardeşim, deli mi oldun nedir anlamıyorum ki? Şu aşırı enerjik durumların, az enerjikler kadar sinir bozucu sayın beynim. Yoruldum, inan yoruldum. Başka bir şeyler düşünmeye çalışacak kadar bile enerji bulamıyorum kendimde. Başka bir şey... Hah, annemin acayip icat projelerini düşüneyim, ne vardı? Hah, yazın soğuk durabilen yastık. Başka? Unutmuşum bak. Yazayım ben bunları... (Yankıyla) Yazayım ben bunları... Tabi ya. Kafamın konuşmalarını da otobüste bloğuna yazayım! Gideyim de yazayım. Evet evet.

(Görüldüğü gibi, kafa sesimin üslubu bile benimkinden farklı. Oradan oraya atlayıp duruyor büyük bir hızla. Beynimde biri mi var? ;))

Pazartesi, Ocak 29, 2007

Ağır ağır 'ineceksin' o merdivenlerden...

Yeni bir şehrin otobüslerine ve diğer ulaşım araçlarına alışmak; havasına, suyuna, taşına, toprağına alışmaktan daha bir zor geliyor bana da. (Burada hemen sevgili Selim Yörük'ün çok sevdiğim Müsait bir yerde inebilir miyim İstanbul? yazısı aklıma geldi.)

Ankara'ya gelişimin henüz ilk ayını bile çıkmamış. Beynimi tam kapasite çalıştırıp bütün şehri öğrenme telaşı içindeyim. Ama öğrendiğim semtler listemde yarım bir Bahçelievler'den başka bir şey yazmıyor henüz.

Bir şehrin kaybolmadan öğrenilemeyeceğini hep savunurum. O yüzden yanında şehri tanıyan biriyle gezerek, o yolların ve raconların akla kazınmasını beklememek gerek. O çamura gireceksin, o telaşa düşeceksin, soğuk terler döküp tövbeler edeceksin, iç sesine küfürler öğreteceksin... Bak bakalım unutuyor musun bir daha o yolları?

Ben de o zamana kadar Ankara'yı, ancak yanımda ablam olduğu halde tanıyorum. Ve sonunda artık kaybolma zamanımın geldiğini düşünüyorum.

Bir gün okul çıkışında eve değil de Kızılay'a gitme kararı alıyorum. Önemli bir karar vermiş olmanın güveni bana acayip tripler pompalıyor. Tomb Raider edasıyla atlıyorum servise. Şoföre "Kızılay'a çek, çabuk!" diyorum. Şoför amcadan "dörtte kalkir servis, az bekle" cevabını alınca kendime dönüyorum. Dört geliyor, hareket ediyoruz. O Köy Hizmetleri binası senin, bu Diyanet İşleri binası benim, çirkinliklerine henüz alışamadığım yapı manzaralarını izleyerek Kızılay'a varıyorum.

Kızılay başımı döndürüyor. Dost'tan çıkıp Bilim ve Sanat'tan fanzin topluyorum. Elim kolum dolu kafe keşiflerine çıkıyorum. Nerenin çalışanları daha samimi, nerenin müzikleri daha bana göre hepsini tek tek öğreniyorum.

Akşam oluyor. Metro istasyonunu bulup içeri giriyorum. Soğuk terler sırtımdan dökülmeye başlıyor. Çünkü metroya ilk kez kendi başıma biniyorum! Öncelikle biletim yok. Bilet almalıyım. Öğrenci pasomu henüz almadım, buna rağmen öğrenci bileti alabilir miyim acaba? Bilet ne kadar diye sorarsam Ankara’da öğrenci olmadığımı zannederler mi? Hadi bileti aldım, o kartı makineye sokup çıkarırken sorun yaşar mıyım? Gören olur mu? Ya turnike açılmazsa, olur mu olur. Özet olarak, kendimi bin yıllık Ankaralı gibi hissetmek, kimseye bu işlerin acemisi olduğumu göstermemek istiyorum. Bu yüzden de, zaten ördek kıvamında olan ben “şaşkın ördek” mertebesine yükseliyorum.

Metro ve Ankaray hatlarının kesiştiği duraktır Kızılay. Ankaray hattı için, turnikeyi geçtikten sonra sağ ve sol taraflardan aşağıya inen merdivenler vardır. Trene bu merdivenlerden iner, sonra bir merdiven daha iner öyle binersiniz. Karşı tarafta, yolun karşı tarafındaki girişten gelenler için, yine giriş ve çıkış turnikeleri vardır. (Baktım anlatamayacağım çizeyim dedim. Baktım çizemiyorum, anlayanlar anlamayanlara anlatır artık diye düşündüm. Lütfen aşağıdaki çizimden, benim resim kabiliyetim hakkında sonuçlar çıkarmayınız. Photoshop bu, bilmeyenin elini 2 yaşındaki haline döndürüyor. Resim, üzerine tıklayıp büyütünce daha iyi görülüyor.)



Ben bu telaşe içerisinde gidiyorum, bir tam bilet alıyorum kendime. Sorun yok. Turnikeye bileti sokuyorum, bana geri veriyor, geçiş açılıyor. Sorun yok. Ama bundan sonrası ne? Bilmiyorum. Sağ ve sol taraflara da bakmıyorum, bakıyorum da görmüyorum koca koca merdivenleri. Yahu, birkaç kere de bindim bu trene, insan bir dikkat etmez mi nereden varılıyor hedefe diye? Burası da pek tren geçecek bir yere benzemiyor. Ray yok, tünel yok, daha çok büyük bir hol gibi. Tenha bir saatti demek ki, koyun gibi takip edebileceğim gelip geçen birileri de yok. Zaten bekleyecek mecalim de kalmamış. Zira orada bulunan herkesin beni izleyerek ‘işte bir hıyarloti daha’ deyip ‘nıhaha haha haha’ diye güldüklerini zannediyorum.

Bütün bunları düşündüğüm birkaç saniye içinde karşıda, benim girdiklerimle aynı olan turnikeler gözüme çarpıyor. ‘Herhalde’ diyorum kendi kendime, ‘başka bir yol olmadığına göre buradan çıkılıyordur.’ Gidiyorum, karşıdaki çıkış turnikelerinden bir güzel çıkıyorum. Aslında metronun yeraltından gittiğini, mantık olarak trene varmak için bulunduğum yerin aşağısına inmem gerektiğini biliyorum. Ama aklımı adrenalin kaplamış bir kere. Gidip oradaki merdivenlerden birinden yukarı çıkıyor ve kendimi yine Kızılay’da buluveriyorum!

Şimdi, Kızılay’dan Ankaray’a bineceğim her zaman, o merdivenleri görünce gülümsüyorum. Halbuki o kadar büyük ve o kadar meydanda duruyorlar ki, hala nasıl olup da göremediğimi anlamıyorum. Asıl komik olan, kendimi Kızılay’da bulunca ‘amaaan’ deyip, bir şey olmamış gibi tekrar gezmeye devam etmemdir. Kızılay’dan Kızılay’a gittim ben o gün.

Cuma, Ocak 12, 2007

AŞTİ İnsanları

AŞTİ. Yani Ankara Şehirler arası Terminal İşletmesi. Ankara'nın otogarı işte. :)

Yıllardır her gelip gittiğimde düşünürüm. Burada normalde göremeyeceğim kadar çok çeşit insan var. Ama kim bunlar? Neden böyleler? Aslında her şehrin otogarı bu açıdan benzerdir herhalde. Neyse efendim, oradaki insanlar hakkında biriktirdiğim gözlemler çoğalınca yazayım da sizinle paylaşayım dedim. Buyurun buradan yakın: AŞTİ'de yaşam. :)


1- Yazıhane Önü Adamları:

Biletinizi birkaç gün önce, Gudik Turizm'den ayırtmışsınızdır. Elinizde, sırtınızda çantalarla, giden yolcu katına çıkarsınız ve o uzun, geniş, kalabalık, dışbükey koridorda yürümeye başlarsınız. İşte bu adamlar burada devreye girer. Tam bir sonraki adımınızı atacağınız yere gökten gelip konar ve sorar: "Aksaray mı abla?" Bu soru bazen İstanbul, Artvin, Mersin, Manisa olarak değişir. Onların gözünde yolcu dediğin, evinde rahat rahat otururken cin dürtmesi sonucu kalkıp bavulunu toplayan, bilinçsizce AŞTİ’nin yolunu tutmuş, nereye gideceği hakkında zerre bilgisi olmadığı için bütün yönlendirmelere açık bir çeşit acayip kişidir. Bu adamlar “Ay evet, tamam, kabul ediyorum, Aksaray’a gideyim bari” cevabını alamadıklarında suçu kendi ikna yeteneklerinin eksikliğinde arayacak kadar da alçak gönüllüdürler. Zira bir dahaki sefere çok daha ısrarcı olurlar.

2- Büfe Elemanları:

Yine o malum koridorda, eliniz kolunuz dolu bir şekilde Gudik tabelalı yeri aramaktasınızdır. Etrafınızdaki yazıhane önü adamlarında sıyrılmak için ceylan gibi seke seke yürürken, aynı yerin önünden kim bilir kaçıncı kez geçtiğinizi bir hüzünle fark edersiniz. Sonunda birilerine sormaya karar verirsiniz. Eğer bir AŞTİ acemisiyseniz elinizde olmadan kararsızlık kokusunu salgılamaya başlarsınız. Bu koku bütün binaya büyük bir hızla yayılır ve AŞTİ insanlarının son derece duyarlı burunlarına ulaşır. Bu konuda başı çeken büfe elemanlarıdır. Bir anlık bakışı bırakın, kafanızın yön olarak büfeler tarafına dönük olması bile onlar için yeterlidir. Onlar için de yolcu; yazıhane önü adamlarına benzer bir şekilde, elinde bavulla koridorlarda bilinçsizce dolaşan ve sandviç, hadi olmadı bisküvi yemesi gereken kişidir. Yemek istemiyorsa cazip davetlerle ikna edilmelidir. Ne akla hizmetse, hepsi birbirinin aynı olan ve dip dibe duran zibilyon adet büfenin içindeki bütün gözler size çevrilmiş, ağızlar bu kez sizin için açılmıştır: “Gel abla, gel buyur, gel, buraya gel, gelsene” veya “hanfendi buyurun, buraya buyurun hanfendi, hanfendi hey! Buraya buraya!” davetleri sizde ana rahmine dönme isteği uyandırır. Gelip gittikçe bunlarla baş etme yöntemlerini öğrenirsiniz. Eğer azimle çalışır, ne istediğinizi bilirseniz gidip korkmadan bir simit bile alabilirsiniz, o kadar yani.

3- Yazıhane Elemanları:

Bu kategoriye giren AŞTİ insanlarının kulakları fonksiyonel açıdan birer tasarım harikasıdır. Beyinlerinden gönderilen ufak sinyallerle istemedikleri zaman telefon zili, insan sorusu gibi sesleri duymama özellikleri vardır. AŞTİ’yi arayıp santralden bağlattığınız firmanın uzun uzun çalıp tam kapatmak üzereyken aniden ‘alov’ diye açılan telefonlarının başında bunlar dururlar. Ayrıca, tüm engelleri aşarak bulup, bir sevinçle biletinizi almaya çalıştığınızda sizi duymayanlar da bu kişilerdir. Karşısındaki insanı ‘acaba aslında burada değil miyim? Ben kimim, nereye gidiyorum’ gibi felsefi sorulara yönelten bir havaları vardır. AŞTİ’nin Hacı Baba'sıdırlar. Sabırlarından sual olunmaz.

4- Muavin:

Otobüs kalkıncaya kadar ‘muavinlik keşke sadece otobüs içinde olsa’; kalktıktan sonra ise ‘keşke sadece bagajları yerleştirsem, başka işim olmasa’ diye düşünen kişidir. Bu nedenle de mutlu olanına pek rastlanmaz. Hiçbir nedeni ve sağlam bir avantajı olmadığı halde en önden bagajını koymaya çalışan 'az değil' yolcuların arasına sıkışması ve kafasına yediği bavullar sonucu birçoğunda anormal davranışlar görülebilir. Hoş görmek lazımdır.

5- Yolcu:

İlk olarak ikiye ayrılırlar: Acemi, deneyimli. Deneyimliler tek hamlede yazıhaneyi bulur, biletini alır, gider büfeden bisküvi kapar, sonra döner gazeteciden Penguen’ini alır, bavulları yerleştirdiği gibi koltuğuna geçer oturur. Maske gibi duran endişeli ve kızgın yüz ifadelerinden ve, hızlı ve kararlı hareketlerinden acemilerden kolayca ayırt edilebilir. Acemiler ise, AŞTİ’ye ilk girdikleri anda AŞTİ insanlarının, yukarıda bahsi geçen ‘sen ne ettiğini bilmezsin, bilinçsizsin’ demeye getiren davranışlarına aşırı tepki verirler. Fakat, yoğun frekansta devam eden bu gönderme bir süre sonra beyinlerine girer. Mesela, Bodrum’a gidecekken Aksaray’a giden yolcu uç örneklerden biridir, ama bu neyse ki çok nadir görülür.

Yolcular ayrıca normal ve ‘az değil’ olarak da ikiye ayrılırlar. Normal yolcu normaldir. Çok kibar değildir, kaba da değildir. Çıkan sorunlar genelde kendisinden kaynaklanmaz. Sendir, bendir. ‘Az değil’ yolcular ise hakkını aramakla gereksiz sorun çıkarmak ve ortamı germek arasında bir fark olmadığında ısrarcı bir kitledir. Çözümün çabucak ve sakince bulunmasından hoşlanmazlar. Birileri ağzının payını verdiğinde içten içe bir canıma değsin çekersiniz. Otobüste yanınıza oturması durumunda sülalenizi soran ve ne olduğu önemli olmayan bir konuda sizi ısrarla ikna etmeye çalışanlar da bunlardır. Genelde teyze olurlar ve çirkindirler.

Dipteki Not: Yine de itiraf etmem gerekir ki, İstanbul'da kaldığım altı aylık süre boyunca, her gidiş gelişimde AŞTİ'yi aradım. (Elbette bu yazıda da içimden geldi, olumsuzlukları çok abarttım.:)) İstanbul'un o Esenler'deki otogarı, nasıl desem, Apocalypse Now filmindeki herkesin sakın gitme dediği yer gibi geliyor şimdi düşününce. (Abartmayı seviyorum, çok zevkli.) Belki de orada geçirdiğim zamanın hep karanlık saatlere denk gelmesindendir.

:)

Cumartesi, Aralık 23, 2006

Hayırlı analar babalar...

Geçen gün, işten eve dönmek için, her zamanki gibi servise bindim. (8-10 kişiyiz.) Yola koyulmamızdan beş dakika sonra şoförümüz Ümit Abi, içi çikolata ve meyve suyu dolu bir poşet çıkarıp yanındaki arkadaşa verdi ve 'şunları bi dağıtıver yeğenim' dedi.

Aradan yine bir beş dakika geçti. Tüm ısrarlarımıza rağmen şoförümüz neyi kutladığımızı bir türlü söylemedi. 'Önce bi yiyin çikolatadan, ağzınız tatlıyken söyleyeceğim' dedi. Yedik içtik derken Ümit Abi beklenen açıklamayı yaptı: İkinci yeğenimiz yoldaymış, dün yengemiz söylemiş!

Şimdi size, asıl beni geren konuyu söyleyeceğim. Ben, bütün uğraşlarıma rağmen, hangi durumda hangi söz söylenir hala tam olarak öğrenemedim. Tabi, birinin ölümünün üzerinden 'hayırlı olsun' demeyecek kadar biliyorum bu işleri. Ama benzer durumlarda (benzer dediğim de sadece iki yüzeysel kategori: iyi-kötü) ne söyleneceğini bilemiyorum. Uzun uzun düşünüyorum, hesaplar yapıyorum, gerim gerim geriliyorum. Hele öyle maşallahlı, inşallahlı kalıpları hiç beceremiyorum.

Neyse, yarım ağızla ve uyuz bir sesle 'tebrikler' dedikten sonra servistekilerin neler dediğini dinlemeye başladım. Söylenme çokluk sırasına göre:

-Hayırlı olsun.
-Allah analı babalı büyütsün.
-İnşallah sağlıklı sıhhatli olur.

İnşallah, maşallah, hayırlar, mayırlar... Yine unutmuşum :(

Yol boyunca -ki kırk dakika kadar sürüyor- bunları hesapladım. Hangisinin duruma daha uygun olduğunu, hangisinin söylenişinin daha kolay olduğunu ve saire. Bir yandan da komik komik şeyler düşünüp kendimi eğlendiriyorum tabi . Mesela benden başka kimsenin 'tebrikler' dediğini duymadım! Eyvah. İç sesim vakit geçirmenin yolunu bulmuş, benimle uğraşıyor:

"Eh Deniz, tebrikler denir mi? Ne o öyle. 'Başarılarınızın devamını dilerim' der gibi. Bir de 'çok iyi iş çıkarmışsınız, bravo' falan de de tam olsun. "

Ama yol daha bitmedi. Ben böyle durumlarda, üstüne tüy kondurmadan bitiremem olayı. Hem en küçük harflerle, hem de kendimce uygun olmayan bir söz söylemişim. Bu yüzden adama ayıp olmasın diye inerken bir iki kelam etmeyi kafama koydum.

Hayırlı olsun mu desem, Allah analı babalı büyütsün mü desem, yoksa başka güzel bir şey mi uydursam diye düşünürken aniden benim ineceğim durağa gelmişiz. Tüm servis sesizlik içindeyken benim ağzımdan, nedense kontrolüm dışında, dökülen sözler şöyleydi:

'Allah hayırlı analar babalar versin'

Eh, indikten sonra kendime kızgınlıkla 'ayrıca bana da akıl fikir versin' demeden edemedim. Bunu da sesli söylemiş olacağım ki, önümdeki kadın korkuyla dönüp dönüp bana baktı. (Tüy X2)

Salı, Aralık 19, 2006

Her sarılıyı taksi mi sandın?

Bir gün itiraf.com'da bana çok komik gelen bir itiraf okumuştum:

Kadının teki, İstiklal'de, Kızılkayalar'ın önünde bekleyen taksiye atlıyor. Çok acelesi var. 'Bilmem nereye çek' diyor şoföre. Ama araç bir türlü hareket etmiyor. Kadın tam bir şey diyecekken şoför dönüyor ve 'götüreyim tabi hanımefendi, ama ben taksi değilim' diyor. Kadın aceleyle, önüne gelen ilk sarı otomobile atlamış meğerse!

Ben bu hikayeyi akşam evde, sabah okulda, ertesi gün boyunca önüme gelen herkese anlattım. Aradan bir kaç gün geçti. O akşam bir dostumla buluşacağım. Artık hikaye bana nasıl tatlı geldiyse, hızımı alamıyor, anlatmadığım herkese anlatmak istiyorum. (Bir manyaklık dönemi olsa gerek. Zira şimdi o kadar da komik gelmiyor. Ama o zaman ilkti, sonra alıştım bu tarz hikayelere.)

Akşam dostumla buluşuyoruz. Gelir gelmez, daha masaya oturmadan başlıyor anlatmaya:

"Deniz, inanmazsın başıma neler geldi. Geçen akşam bir arkadaşımla Kızılay'dan Tunalı'ya yürümeye üşendik. Çünkü hava acayip soğuktu, bir de karanlık bastırdı. Biz de civelek gibi çıkmışız dışarıya, etekler falan. Neyse, Tunus Caddesi'ndeyken bir taksiye atlayalım dedik. Baktık hemen yanımızda bir taksi bekliyor, hemen atladık. 'Tunalı' dedik. Gidiyoruz. Biz hala kendimizi ısıtma telaşındayız. Biraz gittikten sonra şoför, yavşak bir sesle 'kızlar, siz geldiniz bindiniz ama ben taksi değilim' dedi! Bizim ağzımız bir karış açık, adamdan özürler diledik. Sonunda da 'kusura bakmayın, biz inelim o zaman' dedik. Adam başlamasın mı, yok efendim ne demek, ben götürürüm Tunalı'ya kadar, elime mi yapışır, hem belki birlikte bir şeyler içeriz falan. Benim tepem attı orada. Çok hızlı gitmiyorduk zaten. Arkadaşıma göz kırptım, açtım kapıyı, atladım arabadan. Ben atlayınca adam durdu, arkadaşımı da bıraktı. Söylene söylene uzaklaştı. Yahu ne bu şimdi? Bu adamlar bilerek mi sarı otomobil alıyorlar acaba diye düşünmeden edemedim. Çünkü sanki daha önce yaptığı bir şeyi yapıyor gibiydi."

Eh, bu olayı birinci ağızdan duymak o itirafı bir daha anlatma isteği bırakmadı bende. Çünkü yerine bir başkası, hem de daha heyecanlısı, geçmişti. :)

Dipteki not: Şimdi gülüyorum da o zaman bayağı bir sinirlerimiz bozulmuştu. Sonrasında bırakın bindiğimiz arabanın taksi olup olmadığına bakmayı, plakasından durak ismine kadar her şeyi arkada bıraktığımız arkadaşımıza not ettirip öyle bindik bir süre taksilere.

Cuma, Aralık 15, 2006

Aşk Her Yerde

Dün Bahçelievler'den Kızılay yönüne giden Ankaray trenlerine bindim. Karşılıklı duran ikili koltuklardan birine oturdum. Karşımda 20- 21 yaşlarında bir kız vardı. Tam kitabımı çıkarıp okuyacakken kızın bir şey dediğini duydum. Tek başına olduğu için bana söyleyebileceğini düşünerek, merakla yüzüne baktım.

O anda aynı trende bulunsak bile aslında onun çok ayrı bir yerde olduğunu farkettim. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle -belli ki- aşık olduğu kişinin ona söylediklerine, o anda veremediği cevapları veriyor; veya verdiği cevabın kendisini şapşal durumuna düşürdüğü düşünerek tatlı tatlı kendine kızıyordu. Gözlerini ileride, benim arkamda bir yerlere odaklamış, gülümseyip duruyordu. Ağzından çıkan yarım yamalak bu cümle aslında, içindeki heyecan dur durak bilmeden kabardıkça kendine yer bulamayan birkaç sözcüktü sadece.

Birkaç sene önce, aşıkken insanın ağzına, yüzüne, eline, koluna nasıl mukayyet olamadığını bizzat yaşadığım için, o kız için az önce yazdıklarımı düşündüm. Yoksa, deli veya dikkat çekmeye çalışan biri olduğuna hükmederdim kesin. Kontrol odası beyinden kalbe taşınıyor işte bir süreliğine, engel olmak ne mümkün!

Cuma, Aralık 01, 2006

Şey... benim bir kız arkadaşım var... yani nişanlım

Bakırköy Taksim arasının neredeyse bir buçuk saat sürdüğü, yoğun trafikli bir saatte, bu güzergahtaki otobüslerin birinin içinde ben de vardım. Başka yer olmadığı için şoförün arkasındaki sıkışık koltuklardan birine oturmak zorunda kaldım. Sonunda mideme, otobüste kitap okurken bulanmaması gerektiği üzerine verdiğim eğitimin meyvelerini topladığım güzel, güneşli bir gündü. Derken otobüs normal olarak bir sonraki durakta durdu. Genç bir adam bindi. Elinde kocaman, ama öyle böyle değil, bir boy büyüğüne çelenk denecek kadar kocaman bir çiçekle geldi, benim o sıkışık koltuğumun yanındaki sıkışık koltuğa oturdu. Ama ben bu kısımları görmedim, çünkü midemin bulanmamasını fırsat bilerek okuyabildiğim kadar çok okuyordum kitabı. (‘Çok okumak da ne ola ki’ diye sormayın. ‘Fazla yoğunlaşmak da denebilir’ derim sonra.) Benim dikkatimi çektiği dakika, telaşının ve huzursuzluğunun benimle alakalı olduğunu hissettiğim dakikadır. Eh, ben de huzursuzlandım tabi. Neyse, sonunda kafasında o zor kararı verdi ve bana döndü:

Bölüm 1
-Ya, kusura bakmayın... yani rahatsız ediyorsam. Ya... ben bir şey sorabilir miyim size acaba?... Yani danışabilir miyim desem daha doğru olur aslında. Hani siz de böyle genç bir hanımsınız ya... (Ben: Evet buyrun?)
Şey... Şimdi ben (diyerek anlatmaya başladı öyküsünü. Temiz yüzlü, iyi bir çocuğa benziyordu.) Benim bir kız arkadaşım var. Aslında nişanlım sayılır. Yani biz bir süredir beraberiz. Annesini falan da tanıyorum. İki gündür cevap vermiyor telefonlarıma. Ne yaptıysam ulaşamadım. Çiçek aldım, iş yerine götürüyorum şimdi ben bunu. İki gün önce tartışmıştık biraz, ondan mı acaba? Ama hiç önemli bir şey değildi ki, anlamadım ben de. Biz... Bizaltı aydır çıkıyoruz şimdi kardeş.

Bölüm 2
-Zaten hemen annesiyle tanıştırdı beni. Çok güzeldi ilk günler. Hep gezdik eğlendik. Ben ona hep baktım. İyi değildi durumları. Borçları vardı. Benim de durumum fena değil, söylemesi ayıp. Allah’a şükür kazanıyoruz işte biraz... Bir gün dedi ki, ben evlenmek isterim seninle ama çeyizim bile yok, utanırım. Dedim ki, olur mu öyle şey? Fakir dostuyumdur söylemesi ayıp, hem seviyorum çok. Birkaç çeyizlik aldık. Sonra borçları vardı, annesinin sigortası falan. Ödedim ben hep. Baktım ben bunlara.

Bölüm 3
-Baktım ama hiç gocunmadım. Seviyorum kardeş. Neyse, iki gündür ses çıkmayınca merak ettim. Dün evlerine gittim. Kimse yok. Kapı duvar. Annesi falan da yok. Bugün yine giderim. Ama önce bir çalıştığı yere gideyim, şu çiçeği vereyim, belki affeder. Yani...artık neyi affedecekse bilemedim ben de. İyi yapmış mıyım sence? Hoşuna gider değil mi bu çiçek?

Tam olarak ifade edebildim mi bilmiyorum ama özetle şunu söyleyeyim. Birileri çok pis dolandırmış bu çocukcağızı. O kadar bariz ki söylediklerinden. Açıkçası bir an söylemek üzereydim. Ama dilim varmadı. Hem, daha bunu anlayacak duruma gelmemişti, çok sevdiği kız aradaşına hakaret ettiğimi falan düşünebilirdi.

Otobüsten indikten sonra bir süre yürüdük beraber. Ayrılırken onu dinlediğim için çok teşekkür etti. İş yerinin adresini verdi bir çayını içmem için. Zor tuttum kendimi gidip ne olduğunu öğrenmemek için. Gitmedim tabi ki. Üzülmüştüm yahu, hiç böyle şey yapılır mı? Cık cıklayarak bitirmek istiyorum yazımı o gün yaptığım gibi.

Çarşamba, Eylül 06, 2006

Metroda kardeş kavgası

Yaklaşık bir sene önce Ankaray'la Beşevler'den Kızılay'a gidiyordum. Çaprazımdaki dörtlü koltukta, tam benim karşıma gelecek şekilde yanyana oturan iki kardeş vardı. Abla olduğu belli olan kız 11, erkek kardeşi de 9 yaşında falandı tahminimce (nokta tahmini:)).

Ankaray yolculukları genelde sessiz olur. Belki de bana hep öyle denk gelmiştir, bilmiyorum. Konuşacağınız varsa da sessizce konuşursunuz. Bu yüzden, iki kardeşin aralarında geçen muhabbete yakınlardaki herkes kulak misafiri olmuştu. Başta ben tabi.

Önceleri sakin sakin konuşurlarken, nasıl olduğunu hatırlayamadığım bir şekilde, ufaktan ufaktan tartışmaya başladılar. Tartışmanın boyutu kısa sürede 9-11 yaş arası kardeşlerde sıkça görülen (kardeşimle benden biliyorum) inatlaşma seviyesine ulaştı. İnatlaşmanın konusu 'inersin, inenmezsin'di. Abla kardeşine, böyle yapmaya devam ederse hemen şu durakta ineceğini söylüyor, kardeşi ise 'inemezsin kiii, inemezsin kiii' diye ablasını gaza getiriyordu. Maltepe durağına yaklaştığımızda abla ne kadar kararlı olduğunu göstermek için kalkıp kapının yanına gitti. Kardeşse hala aynı modda dalgaya devam ediyordu. Kendi kendine çok eğleniyordu yavrucak. Ama az sonra kapılar açılıp da ablası gerçekten de inince, yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Ablanın bu kadar gaza geldiğine şaşıran biz yolcular, şimdi gözümüzü ayırmadan çocuğu izliyorduk. Önce bir süre şaşkın şaşkın kapıya baktı. Sonra aynı yüz ifadesiyle önüne bakmaya başladı. O kadar tatlıydı ki, hala gözümün önünde çocuğun yüzü.

Yolculardan biri dayanamadı, 'o kadar sinirlendirirsen ablanı olacağı buydu' dedi. Bir başkası da 'ee, nasıl buluşacaksınız şimdi, nerede ineceksin sen' diye sordu. Çocuğun cevabı herkesi telaşlandırdı, çok ısınmıştık bu tatlı velete:

"Ben bilmiyorum ki...Yani, nerede ineceğimizi bilmiyorum. Ablam biliyordu, ben bilmiyorum..." dedi ağlamaklı bir sesle.

Amanın! Ablaya bak. Şimdi herkes, ablanın aleyhinde, cık cıklıyordu. Sonra, bir kadın çocuğun yanına eğildi, bir şeyler sordu. O sırada Kızılay'a geldik. Onlarla beraber indik. Kadın, ablanın muhtemelen Kızılay'a geleceğini tahmin ediyordu ve o gelinceye kadar çocukla Kızılay durağında bekleyeceklerdi.

Sonrasında ne oldu bilmiyorum, ben beklemedim. Ama hala çok merak ediyorum ne olduğunu.

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

Atilla, gaz ver!

Otobüs’e Ankara’dan katılan ikinci (mi?) yolcu olarak herkese iyi yolculuklar diliyorum. İlk işim arşiv-marşiv dinlemeden bütün yazılanları baştan okumak oldu. Böylece, doğru yere gelmiş olduğumu hemen anladım. Zira, Ankara’ya öğrenci olarak gelmiş birinin yolculuk maceraları hiç bitmez. Memleket- gezi- falan üçgeninde, otobüsün –en önden en arkaya kadar- hangi numarasının pencere kenarına geldiğini ezberlemiş bulursun kendini. Hele bir de, tek firması olan küçük bir şehirden geldiysen, egzotik hikayelerin demirbaş kahramanı oluverirsin. Öğrencilik bitse bile AŞTİ hala orada seni bekliyordur: ‘Kalkıyoooor!’ :)
(Metro, dolmuş, ve şehir içi otobüsleri saymıyorum şimdilik.)

Şimdi anlatacağım olay, bir otobüste başıma gelmiş en acayip olaydır. Bundan sonraki yazılarımda böyle şeyler beklemeyin diye söylüyorum :)

Galiba 2001 yılının kışıydı. Ankara’nın en feci, en karlı kışlarından biri. Liseleri geçtim, üniversiteler bile tatil olmuştu. (Tabi, dağın başında olduğundan sürekli karla uğraşan ve sonunda iki adet kar küreme aracı alan Beytepe hariç. Bizim şehirden okula nasıl gideceğimiz ise muamma.) Haberlerde, orada burada mahsur kalmış, otobüsün içinde yeni hayat biçimleri geliştirmiş insanları gösteriyorlar belgesel gibi. Tatillerden bayram tatili. Biz de ablamla illa ki gideceğiz Yalvaç’a (Isparta). Hem de, tek firmanın, akşam altı buçuğa konmuş ek seferiyle! Hem amatörüz, hem manyağız demek ki o zamanlar :)

Ablam, Yalvaç otobüslerindeki arka koltukların kötü tadını bildiği için 1-2 numaradan aldı biletlerimizi. Ben birinci sınıftayım ve eve ilk kez gidiyorum. Neyse, bagajlarımızı koyup, koltuklarımıza yerleştik. Otobüsün ön tarafı şoförümüzün akrabalarıyla doluydu. Koşuşan çocuklar, koridorda oturan teyzeler…O şekilde pekala pikniğe falan da gidebilirdik.

Hay huy içinde yola çıktık. Karanlık, soğuk, alabildiğine beyaz ilerliyoruz. Biz, teyzelerin ağzından, Hatçagillerin Osman Efendi’ye gelin gelen kızın nasıl sivri dilli olduğunu –mecburen- dinlerken, otobüs birden durdu. Daha Polatlı’ya bile gelmemiştik halbuki. Şoför ve saz ekibinde bir heyecan başladı. Bir yerlerden gazete bulup otobüsün önünde yaktılar. Bir süre sonra tekrar yola çıktık. Herkes sus pus, şoför tedirgin. Kimse bir şey sormaya cesaret edemiyor. Yaklaşık yarım saat sonra yine durduk. Yeni gazeteler geldi, otobüsün önünde kamp ateşinini aratmayan bir ateş yakıldı. Söndürüldü. Devam ettik. Bu şekilde, yarım saatte bir ateş yakarak neresi olduğu meçhul bir yerlere geldik. Arkama şöyle bir baktım, herkes kellesini koltuğuna almış bekliyordu. Ablamla bense daha binerken o pozisyondaydık. Sonunda şoför telefonu eline aldı. Necdet Abi’sine otobüsün gaz pedalının donduğunu, ne yapsalar çözemediklerini, Akşehir’e kadar böyle idare edebileceğini, ama dağa çıkamayacağını, oraya yeni araba göndermesi gerektiğini söyledi. Kapattı. Telefon konuşması sırasında tıp oynayan yolcular, hep bir ağızdan sesli sesli hatim indirmeye başladılar.

Otobüsün teknik elemanları (!) gerekli işlemleri gerçekleştirmek üzere hummalı bir çalışmaya başladılar. Bizse, gerçekten orada olup olmadığımızdan şüphe etmeye başlamıştık. Zira, hiçbir açıklama duymadığımız gibi, otobüsün içinin dışarıdan daha soğuk olmasına da aldıran yoktu. Şoförün aile gezisine rica minnet katılmış 40 kişilik bir grup kadar eziktik. Kutup ayısı çıksa şaşırmayacağımız bir yerde biz de, sigara içmeye çıkan diğer yolcular gibi, aşağıya indik. Aşağıda muhabbet alıp yürümüştü. Kokmaktan ve donmaktan sıkılan herkes birbiriyle akraba çıkmaya uğraşıyordu. Pek kaynaşmışlardı. İki tane çocuk da gelip bize kaynaştı. Bir tanesinin Ankara’da arabası varmış, illa ki geri dönüp hep beraber yola arabayla devam etmeliymişiz. Baktık ki bizde akıl izan kalmamış, neredeyse kabul edeceğiz teklifi, hemen içeri geri döndük.

Bilmem kaçıncı kez tekrar yola koyulduk. Az önceki hummalı çalışmanın sonuçları, koridor boyunca uzanan bir ip ve bir Atilla olarak karşımızdaydı. Ablamla ben olayları, maalesef, protokol tribünündeymişçesine rahat izleyebiliyorduk:

Gaz pedalı artık kullanılmaz duruma geldiği için, otobüsün arkadaki motorunun gaz işlevi görecek bir yerine ip bağlamışlardı. Bu ip, arkadan gelip koridor boyunca ilerliyor ve Atilla’nın elinde son buluyordu. Atilla şoförün yanına oturmuştu. Kalkışımız 'Atilla gaz ver’ komutuyla oldu. Atilla, artık gaz pedalı olarak kullanılan ipi çekmeye başladı. Yollar buz kaplı olduğundan fren de kullanılmaz haldeydi. Gaz da Atilla’da olduğuna göre, direksiyon ve debriyaj pedalı dışında, şoförün otobüsle bir bağlantısı kalmamıştı. Tıpkı bizim hayatla aramızdaki tek bağın uzun bir film şeridi olması gibi.

Atilla gaz verdi, biz gittik. Arasıra, koridorda dolaşan çocuklar ipe basıyor, Atilla’dan sıkı bir azar işitiyorlardı: “Şşt, oturun yerinize lan! Öldürecek misiniz bizi?!”

Bir mucizeymiş gerçekten de yaşamak. Çünkü, yeni araba gelmediği için, biz bu şekilde Akşehir Dağı’nı (Sultan Dağları) da geçtik. O dağ ki, her virajının bir adı vardır; Gavur Uçtu, Ayı Uçtu, daha küçükleri için Tavşan Uçtu.

Dağda ilerlerken bir ara jandarmalar bizi durdurdu. Şoför ve ekibinde bir telaş bir telaş.
‘Abi, napçaz abi ya?’ ‘Atilla, bi dur oğlum, bi dur ya. Telaşlanma.’
Jandarma yavaş yavaş yaklaştı. Şoför pencereyi açtı.

Jandarma: ‘Yalvaç’a giden bir yolcumuz var. Alır mısın arabaya?’
Şoför: (Oh çeken sesiyle) ‘Tabi abi, ne demek.’
Jandarma: ‘İyi o zaman. Kenara çek de yolu kapamayalım’

Jandarma gidince bu sefer kenara nasıl çekeceğiz telaşı başladı. Çaktırmamak da lazım. ‘Gaz ver. Dur. Gaz ver. Dur’ diye diye azıcık çektiler kenara. Yolcuyu aldık. Devam ettik.

Gecenin bir köründe Yalvaç’a vardığımızda otogarın ana baba günü olduğunu gördük. Herkes endişeyle yakınını bekliyordu. Şoför, her zamanki yavşak ve sırıtan suratıyla inince, küçük bir linç tehlikesi geçirdi. Çünkü olayı herkes duymuştu bir şekilde. Duyduğumuz habere göre bir ay sonra kalp krizi geçirip ölmüş. Kalbi dayanmamıştır diyemem, çünkü Atilla’ya gaz verdirirken keyfi gayet yerinde görünüyordu. Ahımız tuttu herhalde.

Ha, biz niye hiç sesimizi çıkarmadık, en azından jandarmaya söylemedik diye soruyorsanız, onu inanın ben de bilmiyorum. Ablamın bir ara ufaktan tartışmasını saymazsak, hepimiz koltuklarımızda birer kütük haline gelmiştik. Şok mu desem, travma mı desem bilemedim. :)

O günden beri en ön sırada oturmamak için koridoru bile tercih etmişliğim vardır. Gerçi Yalvaç otobüsleri o günlerdeki kadar 'camel trophy' değil ama, n'olur n'olmaz.