Pazartesi, Mayıs 14, 2007

Yolda Kitap Okumak ama

Her zaman yanımda kitap taşıyorum. Çoğu zaman bana yük olsalar bile nedensiz olarak buna devam ediyorum.

Uzun yolculuklarda da yanımda mutlaka birkaç kitapla otobüste yerimi alıyorum.

İşte öyle bir günden bahsetmek istiyorum. Ancak bazılarımız bu yazıya çok kızabilir, bir kutsal meslek için ileri geri laf ettiğimi düşünebilirler. Asla böyle bir cüretim yok. Onlar başımın tacıdırlar ama pek takmam :) Kral da değilim zaten...

Üç saatlik bir yolculukda -pek uzun değil- sekiz numaralı koltukta yerimi kitaplarımla aldım. Hareket saati gelene kadar da beş on sayfaya göz attım. Yolculuk başladığında da ara vererek okumaya da başladım.

Ancak okurken, ön koltuklarda -3 numaralı- yolcunun yerinde duramadığını da fark ettim. Elimde değildi. Çantası ile oynadı. Sağına baktı. Öne eğildi. Kısa ve öz olarak durmak bilmedi. Ta ki yanında ki bayan yüksek bir sesle "pek sıkıntılısınız" diyerek söze başlayana kadar.

Sonrası benim için bir kabus oldu. Önce "Ben sizi bir yerden tanıyorum" ile söze girdi ki çok şey öğrendim:
  • İki emekli öğretmen olduklarını
  • Çocuklarının ana okulunda birlikte okuduğunu
  • Kaç eve sahip olduklarını
  • Yazlarını nerede geçirdiklerini
  • Çocuklarının ne iş yaptıklarını, hangi okulda okuduklarını, kız arkadaşlarını ve erkek arkadaşlarını
  • İstanbul'a ne sıklıkla geldiklerini
  • İstanbul'u neden sevdiklerini
  • Kocaları
  • ...
Saymakla bitmez öğrettiklerim. Tamam, bana ne ama yüksek sesle konuşuyorlar ve ben kitabı [Meraklısını: Mehmet Rifat, XX. Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kurumları] anlamakta zorlanıyorum.

Daha ilginci ise aynı anda konuşmayı beceriyorlardı. İlk önce birbirlerini dinlemediklerini düşündüm ama biraz dikkat edince farkına vardım ki dinliyorlar ve cevap veriyorlardı. Çılgınca bir haldi. Bir an Children of Dune'da iki Atreides kardeşin satranç oynamaları gözüme geldi.

Sonunda yolculuk bitti. Ben kitabı bitiremedim. Eve getirdim hala okunmamış olarak masamın üzerinde bekliyor.

Yok yok, kızgın değilim. O iki emekli öğretmen sayesinde bir yazı çıkti. Teşekkür bile etmem lazım :)

17 yorum:

Ned Dorsey dedi ki...

Bazıları nasıl da yanlarında bağıra bağıra (normal konuşma tonundan biraz daha yüksek olana "bağıra-bağıra" diyebiliriz) konuşanları duymaz ve dikkati dağılmaz... şaşırıyorum.

Acaba bu bir "dikkat" problemi mi? "Biz de duyalım, dinleyelim. Belki sohbete katılırız" diye mi seslerini alçaltmadan konuşuyorlar yoksa "duyma eşiği" çok mu yukarılara tırmandı?

Gürültü kirliliğinin bir etkisi olsa gerek bu.

Ve evet. Kitap okumaya engel!

deniz ural dedi ki...

Oy oy oy, işte yine TEYZEler! Kaçış yok. :)

Kıpır kıpır teyze senin yanına otursaydı sonuç nasıl olurdu diye düşünüyorum. Zira bunların sohbetleri birbirini besliyor; sesleri birbirlerinin sesleriyle yükseklere çıkıyor. Tek başına bir TEYZE dünyayla bağlantısını tam yitirmeyebilirken, iki TEYZE bir arada başka bir gezegene geçiş yapacak kadar konsantre oluyorlar. "Bağıra bağıra bağıra"ya kadar bile gider bu yol. :)

Ali, ben hangi meslek grubunu kızdırabileceğini pek anlamadım. Muhtemelen öğretmenlerden bahsediyorsun ama ben kırıcı bir şey göremedim.

Ali Saglam dedi ki...

Ned
Galiba hey burada bir ogretmen var demek istiyorlar. Bu tavir bir de askerlerde var diye dusunuyorum ama o konuya giremem.

Deniz
Aslinda yaziyi yazarken ogretmenler icin birkac laf edecektim ama haksizlik olur diye etmedim. Aklima nasil oluyorda o maaslarla o evleri aldiniz demek geldi ama ... ben ogretmenlerden korkarim.

Esi de ogretmenmis.

Elbette ozel dersler ama kisaca yazmadan edemedim.

Ali Saglam dedi ki...

Deniz
Teyzeler yanima oturmasinlar. Ben kitap okumak istiyorum :)

Ned Dorsey dedi ki...

@Deniz. Ali yayıncılar birliğini kızdırmaktan çekinmişti halbuki bu satırları yazarken..:P (şaka şaka)

"Burada bir öğretmen var" tavrı meslek ile ilgili değil gibime geliyor. Her mesleğin "havalı" olduğunu düşündüğü yanları vardır ve bunu ön plana çıkarmaya çalışırlar ama nedense en çok aşağılanan (hem de içten-dıştan) meslek yine bizimkisidir, değil mi sevgili Deniz Ural?

Volkswagen otobüs de üretseydi, bence böyle "gürültü" problemi yaşamazdık. Be hey gidi günler. Niye yapmadın be Helmut Volkswagen* abi, niye!


* Helmut Volkswagen uydurma bir kişidir. Espridir. (Yalnızca) ödev hazırlamak için internette sörf yapan öğrenciler burayı kaynak gösterip de abuk subuk esprileri "ödev" diye sunmasınlar diye bu kadar uzun açıklama yapmak zorunda kaldım. Yolculardan özür dileriz.

Ali Saglam dedi ki...

:)
Volkswagen'nin canavar gibi minibusu var ama...

Ali Saglam dedi ki...

Kastim bu idi:
http://farm1.static.flickr.com/37/82512509_a01fe9ca02_b_d.jpg

deniz ural dedi ki...

Yazının başında düşündüklerini sona yaklaştıkça yazamama durumunu biliyorum, ehe :) Yazmak insanı sakinleştiriyor galiba. Gerçi ben yazarken nedense daha bir kafa göz yarıyorum -normal hayatta yapamadığımdan herhalde.

"Helmut Volkswagen" 1939 yılında, Hitler'in höt hötleri altında, küçük, karanlık ve havasız bir hücrede oluşturdı ilk projesini. Metroyu ise "Hüseyin Sami Metro", 19.yy Mucit-ül Türk programında kazandığı birincilik ödülüyle hayata geçirdi.

(Bu da güzel gider ödeve.:)

Ali Saglam dedi ki...

"Helmut Volkswagen" ayrıca bir süre de Türkiye'de bulundu. Hatta Başbakan ile özel bir görüşme sırasında yerli bir otomobil fabrikası kurmayı teklif etti. Ancak o zamanlarda da biliniyordu ki Türklerin bir araba markası olamaz. Nokta.

Karar verildi ve neden bir otobusumuz olmasin denildi ki...

Ned Dorsey dedi ki...

Güzel minibüstü valla onlar. Yeniden üretseler keşki. Vosvos'u yeniden ürettiler, bu minibüsü neden üretmesinler , değil mi?

Araba markası olmayan tek millet biz değiliz Ali. Onlar "markacılar"ın gaz vermeleri. Anadol vardı, dalga geçip durdular, madem daha güzelini üretemiyorsun, o zaman üretene mani olma bari değil mi? Belçika'nın Hollanda'nın da araba markası yok netçe itibariyle...

Ali Saglam dedi ki...

Tamam araba markasi olmayan tek millet biz degiliz ama bunu bizim kadar dert eden bir baska millette var midir?

Ned ayrica sunu da soylemeliyim ki Anadol'u nedense bir marka olarak dusunmuyorum :(

Ned Dorsey dedi ki...

Bilmem, belki de dert eden başka milletler de vardır:))

Bu arada, çok eski bir kitabım var (Amazon'da linkini bile bulamadım) Cars of the World diye, 1963'te basılmış. Oradan baktım. Belçika ve Hollanda'nın ürettiği arabalar da varmış ama tabi günümüze yetişememişler.. Bizim Anadol benzeri olsa gerek. Kaporta bizden, motor Ford'tan gibi..

Anadol yine de bizim için "bir araba markası" olarak kaldı. Ötesine gidememişiz tıpkı Belçikalılar ve Hollandalılar gibi. Olsun. Önümüzdeki araçlara bakarız biz de. Napalım.
:)

Anadol demişken.. Unutmadan bu kitabı da anayım dedim. Andım.

Ali Saglam dedi ki...

Bu kitabi hic gormemisim. Cidden cok merak ettim.

Bogazici dedi ki...

benim hayalim dir anadol markasını satın alıp
direk çok modern konseptte ve tabi ki de paalı arabalar üretmek sanırım deli satardı türkiede

Bogazici dedi ki...

ben bu arada gmail azizlii oldu
sizin kralınızım :)

deniz ural dedi ki...

Bir ara Anadolu Üniversitesinin (öğrenciler miydi, profesyonel bir belgesel miydi bilmiyorum) çekip üniversitelerde filan özel gösterimleri olan bir belgeseli vardı ta en baştan bu güne Türk otomobillerini anlatan. Bizim okula geldiğinde ben izleyememiştim ve o günden beri hala çok merak ediyorum. Bu konuda bilgisi olan var mı acaba? Bulalım izleyelim madem bu kadar konuştuk.

Hüseyin dedi ki...

Otobüste hemen birbiriyle tanışıp kaynaşan ve yol boyu anlatacak birşey bulabilen insanları anlamıyorum bir türlü, Bir Ankara-İstanbul Seferinde gece 2 otobüsünde Bolu'ya kadar konuşup yanımdaki amcayı uyutmayan teyzeler mola sonrası amca susun da uyuyalım demese İstanbul'a kadar konuşacaklardı,bu da böyle bir anımdır:)
Bu arada bence Anadol bir markadır,hem de çok güzel ismiyle de bizden olabilen bir markadır:)